Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2009

Kaz çobanlığından gaz müdürlüğüne

Vatan · 5 Ocak 2009

Ömrünü aydınlanmaya adamış Türk gazeteci ve yazar Ahmet Mithat Efendi (1844-1912) için halkın eğitimine çıkan her yol mübah, edebi estetik de bu yollarda gazi ya da kayıp olabilirdi.

Ahmet Mithat, kaleme aldığı romanın en can alıcı yerinde durur, anlattığı olayla hiç ilgisiz, fizik, kimya, tarih, hatta astronomi dersleri vermeye koyulurdu.

Örneğin, benim lisede okuduğum bir romanından aklımda kalan kısacık bölüm, aşağı yukarı şöyledir: “Felatun, üşümüş ve düşünceliydi. Su doldurduğu çaydanlığı sobanın üzerine yerleştirdi. Su, 0 derecede donar, 100 derecede kaynar. Sıcaklık ve soğukluk ölçen alete termometre denir.”

Böyle bir romanı okuyanın da ibresi şaşar tabii...

Onun biçemindeki kadar dobra olmasa da, itiraf etmeliyim ki benim yazarlığımda da Ahmet Mithat’lık vardır ve zaman zaman, en temel, en basit bilgileri tekrarlamak gerektiğinde, ustamı gülümseyerek anımsarım: Ateş yakar. Su boğar. Elektrik çarpar. Gaz sızar. Sızan gaz ya patlar, ya zehirler...

Yaşadığımız günler, Osmanlı’dan Türkiye’ye bu en basit gerçeklerin bile milletimin ortak belleğinde ne yazık ki yer etmediğini ve aradaki yüz yılın toplumsal bilinçlenmeye yetmediğini ortaya koyuyor.

Benim çocukluğumda doğalgaz olmayıp ‘havagazı’ vardı ve evlerde sadece ocakta, yemek pişirmek için kullanılırdı. Binaları havaya uçurduğuna dair bir anım yok. ‘Havagazı’nın tek meşum yanı, intihar olaylarında yer almasıydı. Bazen bir umutsuzun, başını fırına sokup gazı sonuna kadar açarak intihar girişiminde bulunduğunu duyardık. Çoğu kurtarılırdı, çünkü gazdan çok havası bol ‘havagazı’, mutfakta intihar adayını zehirleyecek yoğunluğa erişene kadar saatler geçer, o yıllarda herkesin kapıyı çalan vefalı bir komşusu olduğundan, kolay ölünmezdi...

1980’lerde basılan havanın hiç gazı kalmadı, yanmaz oldu. İşte o zaman, ocaklarımızın ‘meme’lerini değiştirdik, mutfak banyoda tüpgaza geçtik. Bak tüpgaz, intihara yaramadı, ama sıkça patladı. Depolar, evler havaya uçtu, epeyce telefat verdik.

1990’larda ise devlet zoru, belediye baskısıyla borç harç, doğalgaza bağlandık. Çok zorlandık, mütevazı bütçeler için büyük yüktü sırtımıza bindirdikleri bağlama ücreti. Ama kentlerimizin havası kömürden solunmaz hale gelmişti, salt soluk alabilmek için sesimizi çıkarmadık.

5 Ocak 2002’de “Gazlar ve Kazlar” başlığı altında şöyle yazmışım:

“Türkiye’nin büyük kentleri doğalgaza bağlandığında, Eyvah! diye naralanmıştım. Sanki ülkeme nükleer santral kurulmuş gibi öleyazdım korkudan. Doğalgaz ya da nükleer enerjiye karşı olduğumdan değil. Ancak Türkiye’deki bırakın altyapı üstyapı, kafa yapısı gereği doğalgaz ve nükleer enerjisinin saatsiz bombaya dönüşeceğini düşünüyordum. Yıllar geçti, fikir değiştirmedim.

Paris’te yıllardır kombi kullanıyorum. Her yıl gaz abonmanı ve faturası haricinde, bir ‘kombi bakım sigortası’ ödeme zorunluluğum var. 100 dolar tutan sigorta, kira kontratının bir koşulu. Yoksa evi kiralamıyorlar. 100 doları cebe indiren bakım şirketi, her yıl iki kez zorunlu temizlik ve denetim yapmak zorunda... Şimdi anladınız mı Türkiye’de doğalgazdan niçin korktuğumu? Türkiye’deki kombiler henüz yeni. Eskidiklerinde neler olacağını tahmin edebiliyor musunuz?”

Tahmin, bilgiden çıkarsama yapabilen zihinlerin harcıdır.

Yıl 2009. İki gün arayla doğalgaza verilen kurban sayısı 10. Ankara’da insan olanın içini sızlatan 7 gençten sonra İstanbul’da bir ana kız, Sincan’da bir kadın, yanlış bağlanmış, bakımı yapılmamış ve nihayet “bacasız” düzenek yüzünden hayatlarını yitirdiler. Katil rolünde, yine cehalet.

Ancak, kimin cehaleti? Doğalgazı bağlayanların sahip olmadığı bilgiyi, herhalde kullanıcılara vermesi beklenemez.

Ankara’da müstafi gaz müdürünün katliam gibi kazayı, yanlış doğalgaz bağlantısında aramayıp ölen gençlere attığı ‘yarı çıplaklık’ iftirasında bulduğuna bakılırsa, cehalet çıbanının hangi ablak suratta irinlendiği açık.

Ateş yakar. Su boğar. Elektrik çarpar. Gaz sızar. Sızan gaz ya zehirler, ya patlar.

En temel, en basit bilgileri edinmek için daha kaç Ahmet Mithat’a, kaç yüzyıla ihtiyaç var?