Göklerdeki istikbal
Vatan · 20 Ocak 2009
Şehit Er Ersin İlköğretim Okulu’nda her perşembe öğleden sonra havacılık dalına ayrılan derslikte gözleri ışıl ışıl parlayan dünya güzeli çocuklara kendi yaptıkları model uçakları bilgisayarda uçurtan adam, bu yıl 83 yaşına basıyor.
Oysa gözlerindeki ışık, çocuklarınki kadar masum ve parlak.
İki yıl önceki ağır ameliyatı sanki hiç geçirmedi, ağzından çıkmıyor ağrıyor, diye bir laf. Belinde korse, bir delikanlı heyecanıyla uçarak gidiyor derslere.
Evinin kapısı, haftada bir kez bilgisayarda uçmaya doymayan ve hemen hepsi orta halli, bazen çok mütevazı ailelerin çocuğu öğrencilerine açık. Okul çıkışı Tan Hoca’ya uğrayıp, çay saatinde kahvaltı ettikten sonra onun bilgisayarında gökleri fethetmeyi sürdürüyorlar.
Seksen üçlük delikanlı hocalarının son şahsi rekoru, sadece yemek ve ihtiyaç molası dışında hiç kalkmadığı (bilgisayar) kumanda tablosunun önünde, sanal planörünü İstanbul’dan Kahire’ye 26 saatte uçurmak...
Neden Kahire?diye sordum Tanaydın Barkan’a. Meğer I. Dünya Savaşı’ndan sonra üç pilot, barış ve dostluk adına Kahire’ye uçmak için havalanmışlar, ancak uçakları Şam’da düşmüş. Sanal pilot Tanaydın, işte onları anmak için çıktığı sanal Kahire seferinde 26 gerçek saat uykusuz kalmış.
Zaten önce hepsi, sanal manal, Boeing 747 kullanmak isteyen öğrencilerine, teknoloji harikası bu uçakları uçurmak için pilottan çok mühendis olmak gerektiğini, asıl pilot yeteneğinin planörle kazanıldığını söylüyor.
Planör, galiba göklerin yelkenlisi gibi bir şey...
Tanaydın Barkan’a göre, Atatürk “istikbal göklerdedir” derken sadece bugünü değil, yüzyıl sonrasını da öngörüyordu. Havacılık, sürekli büyümekte olan uluslararası bir istihdam alanı. Tarım ilaçlamasından, itfaiye ve kargo taşımacılığına tüm dünyada daha çok pilot, mühendis, teknisyen ve uzmana ihtiyaç var.
Çocuklara uçak ve uçmak tutkusu aşılamak, belki de pek çok makus talihi yener...
Tan Hoca’nın hayali, en iyi iki öğrencisini gerçek planörle uçurmak. Tabii bu yaşta kendisini uçurmazlar. Ama çocuklara olanak sağlayabilse, ona yeter. Zaten isteyen öğrencilerin, yaz tatillerini parasız havacılık eğitimi verilen İnönü kamplarında geçirme olanağı var. Bu kamplarda planör, yamaç paraşütü vb. öğreniyorlar.
“Uçmak arısı” nın yedi yaşında soktuğu ihtiyar delikanlı, tırım tırım yine oraya buraya seğirtiyor, umarım iki öğrencisinin hayalini de gerçekleştirir.
İlk model uçağını 1936’da, on yaşındayken bir çocuk dergisinde gördüğü füzeyi çıta ve kâğıtla yapıp, içine soktuğu balonu şişirip salarak uçurmayı başaran Tan Hoca, en büyük hayali havacılığı ailesi istemediği için meslek edinemedi. Gerçek pilot olsaydı, 83 yaşında sanal pilot olur muydu, havacılık bilgisini, uçma tutkusunu çocuklara aşılamak için bunca çabalar mıydı, bilinmez...
Pazar günü bana bunları anlatırken, karşımda oturan adamı tanıyamadım. Ne kalbi, ne karaciğeri, ne akciğeri? Yirmi yıl gençleşmiş, heyecanı bulaşıcı, gençlere çizilen karanlık geleceği eline bir silgi alıp sabırla silmeye çalışan, televizyonların kandan, kinden, şiddetten başka bir ufuk göstermediği çocuklara göğün maviliğini açmak için uğraşan bir dava adamı vardı.
Tanaydın Barkan, elini öptürmez. Öyle yetiştirilmiş. Ama niçin, diye sorulduğunda, yanıtı şairanedir: “Kimsenin önünde eğilmeyen, kralların karşısında dimdik duran Atatürk’ün eğildiği tek bir fotoğrafı vardır” diye anlatır. “Bir köylü elini öpmek için eğilmiş, Atatürk de eli öpülsün istemiyor, o da köylünün elini tutup önünde önünde eğilmiş, nefis bir fotoğraftır...”
Geçen perşembe dersliğe girerken, bir ufaklık koşup “Hocam öpeyim!” diye eline sarılmış. Tan Hoca da eğilip, “Ben elimi öptürmeyi sevmem yavrum, ben senin yanaklarından öpeyim, sen niye benim elimi öpesin ki zaten?” diyerek onu kucaklamış.
Ufaklığın, aslında soru olmayan soruya verdiği yanıtı aktarırken, Şehit Er Ersin İlköğretim Okulu model uçak rehber öğretmeninin çocuksu gözleri yaşardı:
“Bu yaşında gelip bize bunları öğrettiğin için öpmek istedim, Hocam!”