Sus ve Savaş mı?
Vatan · 3 Mart 2009
Kim önce sustu, telefonda konuşmaktan çekinen halk mı, yoksa yorumdan kaçınan gazeteciler mi?
Tarih karışık, başlangıç muğlak.
Belki oldum olası ‘cambaza bak cambaza’ diye avallaştırılan halkı bilinçlendirmek yerine, ‘mankene bak mankene’* diye oyalamaya devam eden medya, sanki çok konuşurmuş gibi yaparak susmuştur, yıllar önce...
Belki de halk cambaza, mankene bakmayı okumaya, düşünmeye yeğlediği için -ne de olsa arz talep dengesi- önce basın susmuştur, şimdi de korkudan, halkın kendisi...
Yandaş basın, zaten doğası gereği oldum olası günlük güneşlik havadan, kirli bile olsa temiz sudan söz eder, incir çekirdeğinden tartışma, kayısı kurusundan haber yapardı. Muhalif basın da vergi kılıcı sallandığından beri tepesinde, haberin yorumun kılını kırk yarıyor, olmadık bir yerine batmasın, diye.
Sonuç olarak, Türkiye’de medya ile telefon iletişimi eşitlendi. Şahsım dahil haber verenler, haber alanların telefonda konuşabildikleri kadar ve konuşabildikleri konuları işleyebiliyor.
Türkiye sustu, Türkiye’yi konuşmuyor.
Dolayısıyla Türklerin derin Türkiye’den haberi yok. Her zamanki sığlıkta geyik muhabbetiyle oyalanıyor.
Dünyada olup bitenleri izliyoruz, bu sakıncalı değil. Hangi ülkelerin ekonomik krizle kavrulduğunu konuşuyoruz, ama Türkiye’yi nasıl vurdu, toplum nasıl bir bunalıma girdi, kaç gencin hayatı karardı, kaç kişi intihar etti, kaçı intihar arefesinde çaresiz, bilmiyoruz...
Böğrüne iki tabanca dayayan biri, intihar eden bir diğeri, borç cinneti geçirip ailesini doğrayan belirli sayıda örneklerin dışında toplu, global bir fikrimiz yok. Olamıyor.
Hırsızlık amaçlı cinayetlerin artışından, kendi halinde insanların bile acınası gülünçlükte soygunculuğa kalkmasından bir şeylerin, hatta epeyce büyük şeylerin yolunda gitmediğini anlıyoruz tabii.
PKK savaşına döndü ekonomik krizin bilançosu.
Ölenleri gizleyemiyorlar, çünkü cenazeleri kalkıyor. Ama kaç gazimiz var, kaçının gözü çıktı, kaçının bacağı kesildi, eli koptu, kulağı patladı, kaçı psikolojik sorunlar yaşıyor, meçhul...
Ekonomik kriz yokmuş gibi ‘yapılan’ Türkiye, susuyor.
Genelmiş gibi yapılan yerel seçim nutuklarını dinliyor halk, hatta coşkuyla alkışlıyor... Fakat telefonda konuşmadığını kulaktan kulağa fısıldıyor: ‘Krizin anası Mart’tan sonra...’
Cambaza mankene ne kadar meraklıysa da krizin asıl yerel seçimlerden sonra, yani ‘seçim ekonomisi’nin bitiminde vuracağını hesaplıyor.
Ve bu hesap hem yerel, hem de küresel bir doğruluk payı taşıyor. Çünkü dünya da soluğunu tuttu, marttan sonra olacakların korkusuyla ürperiyor.
G20 diye anılan en büyük yirmi ülkenin bir numaraları, nisan başında Londra’da küresel krize karşı ortak önlemler almak için toplanıyorlar. Ancak bu zirveye yönelik ‘kurtarıcı’ beklentisi o kadar arttı ve yetkililer de öylesine uçuk vaatlerde bulundular ki sermayeyi kurtarmak için aslında soymaya hazırlandıkları ‘seçmen’ halklarına, ekonomistler karamsar.
Bazıları, G20 Zirvesi’nin Londra’da toplanmasında bile uğursuzluk işareti görüyor ve nisan başındaki Dünya Ekonomik Zirvesi’ni 1933 yılında yine küresel krize çözüm bulmak için yine Londra’da toplanan Dünya Ekonomi Zirvesi’ne benzetiyor.
Zamanın en büyük 6 ülke temsilcilerini 1929’da ABD’de patlak veren ve dünya krizine dönüşen ‘Büyük Buhran’a karşı ortak önlemler almak, ekonomiyi yeniden yapılandırmak için bir araya getiren 1933 Londra zirvesi, tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştı.
Uluslararası para sistemi, bu zirvede gömüldü ve birkaç yıl sonra,
İkinci Dünya Savaşı patladı.
Yüzyıla girdiğimiz gün, yani sekiz yıl önce yazdığım bir makalede, ‘20. yüzyıl, iki dünya savaşına sahne oldu. 21. yüzyılın barış içinde geçmesi için hiçbir neden yok...’ demiştim.
Dünya, kapitalizmin en büyük ikinci krizi 2008’de başlayan ekonomik çöküşün bir dünya savaşına yol açmasından korkuyor.
Türkiye ise konuşmaktan.
Susalım, bakalım. Susarsak sıra bize gelmez, mi dersiniz?
* Cambazdan mankene döndürülen bakış açısı, aziz dostum Melih Aşık’ın bir saptamasıdır.