Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2009

Sürekli darbe politikası nedir

Vatan · 26 Mart 2009

Türkiye’de 1949’dan bu yana devletten ancak sağcı ve muhafazakâr devlet anlaşılmış, toplumu taşıyan siyasal araç olarak hangi hükümet yalpalasa, direksiyonu sağ şeritten hiç çıkmayacak biçimde kırılmıştır.

İster gerçekten solcu olsun, ister solcu gibi görünsün, ortaya sol diye çıkan her akım, her hareket, her girişim, 1949’dan bu yana asker ve sivil devletin tamamen koordine organizasyonuyla yok edilmiştir.

Yine asker ve sivil devletin tamamen koordine organizasyonu, daima sağda seyreden toplumsal bütünlüğü tehlikeye düşürecek her riskin karşısına nedense hep din iman birliğine abanarak çıkmıştır.

Ne tuhaftır ki bünyesinde ne dinci, ne solcu barındırmamaya uğraşan TSK’nın içinden çıkan cuntacılar bile, ulusun siyasal parçalanmasını önlemek için çareyi milliyetçilikte değil ümmetçilikte bulmuştur. Güneydoğu’da salt solcu oldukları için “dinsiz” sayılan Alevi ve Kürtlerin karşısına Sünni imanlı Türkler ve Kürtler çıkarılmış, askerin zaten Allah adına canını dişine taktığı Türkiye’ye bağlı aşiretlerin sırtı “din kardeşiyiz” diye sıvanmış, velhasıl aranan toplumsal bütünlük iman birliğinde bulunmuştur. Zaten tüm okullarda (tabii Sünni) din eğitimini zorunlu hale getiren, rekor sayıda İHL açan, imam hatiplere öğretmenlik hakkı tanıyan, üniversitelere türbanla girişi serbest bırakan da “imamların elini öpen” Evren Paşa dönemi değil midir?

1980 darbesinin din iman bütünlüğünden, ayrılıkçı PKK’ya karşı doğan en başarılı birlik, Sünni Kürtlerle Türklerin dinsiz ve yeterince dindar olmayanları domuz bağıyla bağlayıp kıtır kıtır kesen Hizbullah kardeşliği değilse nedir?

***

Bu açıdan bakınca, asker ve sivil devletin sürekli ezdiği solda, solculuk iddiasıyla var olan kimi siyasal örgüt ve kişilerin, ideallerindeki “laik cumhuriyetçi” devleti TSK’dan beklemeleri en azından tuhaftır. Hatta askeri cuntaların darbesini yemiş bazılarının, laik cumhuriyetin kurtuluşunu askeri darbelerde aramasını, ordu darbe yapsın diye uğraşmasını anlamak hiç mümkün değildir!

Kafasızlık değilse ancak Mazoşizm ya da Stockholm Sendromu’yla açıklanabilecek bu durum, aslında böylesi ulusal bir solun pek de evrensel solda olmadığını göstermektedir, Türkiye’de.

Ülkemizde özgür düşünce demek olan felsefe eğitimine verilen önem (!) ve okullarda edinilen yurttaşlık bilgisizliği, herhalde bu duruma yabancı değildir.

Öyle ya da böyle, sağcısının solcusunun ve dahi ayrılıkçı Kürtlerin buram buram faşizan kokulu bir milliyetçilikte buluştuğu Türk toplumunda, siyasal doktrin kamplaşması dincilik ve laiklik ayrışmasına indirgenmiştir.

İşte bu noktada sizleri geçen hafta yayınladığım kanlı kronolojiye dikkatle bakmaya davet ediyorum: Türkiye’de son elli yıldır işlenen tüm siyasal cinayetlerin, tüm siyasal suikastların hedefinde, dört cinayet dışında (Nesim Malki, Ömer Lütfü Topal, Özdemir Sabancı ve Üzeyir Garih) hep laik aydınlar vardır!

Bu cinayet ve suikastların çoğu faili meçhul kalmış, yakalanıp hüküm giyenlerin çoğu da bir süre sonra “af”la serbest bırakılmışlardır. Hedef gütmeden yapılan tüm toplu katliamlar, Sivas Madımak Oteli’nin yakılmasından Hizbullah cinayetlerine, sinagog saldırılarından HSBC Genel Müdürlüğü’nün bombalanmasına, hepsi dinci örgütlerin eseridir!

***

Hal böyle olunca, ben de diyorum ki: Türkiye’nin yakın tarihindeki her faili meçhul cinayet ve her suikast, siyasal bir darbedir. Suyun damlaya damlaya taşı oyması gibi biteviye suikastlarla Türkiye’yi sarsmak düzeneği, bir “sürekli darbe” politikası olup, amaç yarım yüzyıldan beri aynıdır: Ülkeyi sağda tutmak.

Ancak sağ şeritte yolun sonuna gelindi, menzil göründü.

Ergenekon davası, varılan menzili hoş göstermek için şimdi son darbeyi vurmak ve laiklerin kendi kendilerine karşı suikast yaptıklarını kanıtlamak zorunda.