Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2009

Kanda ağır pahada özerk

Vatan · 11 Mayıs 2009

Geçen yıl kaybettiğimiz değerli diplomat ve köşe yazarı Gündüz Aktan, devlete hizmetle yetinmeyip devlet üzerine düşünen ve “beka”sına yönelik kuramlar geliştiren bir büyük insandı.

Turgut Özal’ın adına “Turkey in Europe” kitabını yazmasına karşın, aşırı liberal politikaların Türkiye’ye zarar verdiğine inanır, ülkemizin AB’den çok Rusya ve Çin gibi Doğu ülkeleriyle işbirliği içinde olması gerektiğini savunurdu. Başta Ermeni sorunu, Türkiye’ye içerden ve dışardan tehdit oluşturabilecek konularda uzmandı.

Ulusalcı görüşü ve “izolasyonist” sayılabilecek bağımsızlık istemi, benim evrensel algıladığım Türklük ve AB gibi bir bütünün içinde görmek istediğim Türkiye düşüncelerime ters düşmesine rağmen, Gündüz Aktan’ı çok sayar, ülkemizde epeyce kıt düşün birikimine zenginlik katan fikirlerine değer verirdim.

2005 yılı temmuz ayında, arkadaşlarımla çoluk çocuk, Bozcaada’ya tatile gittik. Bozcaada, sevgili hocamız, değerli yazar ve şair Haluk Şahin’in emek verip yücelttiği “memleketi”dir. Meğer Gündüz Aktan da “memleketliymiş”. Ben de gelince, aynı gazetede çalışan üç yazar, sözleşsek buluşamayacağımız Ada’da bir araya geldik. Önce Belgin ve Haluk Şahin tarafından ağırlandık, ardından bir gece, Gündüz Aktan evine davet etti.

Aktan da ailecek gelmişti Bozcaada’ya. Zarif eşi ve kızıyla birlikte tatlı bir sohbetten sonra, ziyaretlerine birlikte gittiğimiz arkadaşlarımdan Av. Başar Yaltı zaten Türkiye ile yatıp Türkiye ile kalkar, konuşmalar tabii ki “Ne olacak memleketin hali”ne odaklandı.

Gündüz Aktan, o sırada ASAM diye anılan Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi Başkanı. Türkiye’nin geleceğine yönelik öngörüler oluşturan ve olası tehditlere karşı politikalar üreten bir düşünce kuruluşu.

Hınzırlığım tuttu, damdan düşer gibi sordum:

“Hocam, Kuzey Irak’taki Kürt devleti oluşumundan sonra Güneydoğu bölgesini Türkiye sınırları içinde tutmak imkânsız. Bana Türkiye eninde sonunda bölünecek gibi geliyor, siz ne dersiniz?”

Üstadın milliyetçi görüşünü, ulus devletçi yaklaşımını biliyorum ya, amacım onu azıcık kızdırıp tartışmaya hararet katmak. Sanıyorum ki yerinde ‘Olur mu öyle şey?’ diye dikilecek, Türklerle Kürtlerin asla ayrılamayacağını, Türkiye’nin kat’a parçalanmayacağını savunacak!

Hiç öyle olmadı.

Gündüz Aktan, ağırbaşlı bir ciddiyetle: “Biliyoruz” dedi. “Biliyoruz ve nereye kadar verebileceğimizin hesabını yapıyoruz... Ama devlet kolay kabullenmez. Elbette savaşla olacak bu. Siz de bilirsiniz ki, kalıcı sınırlar kanla çizilir!”

Arkadaşlarım ve ben, donup kaldık. Gerçekçiliğine karşın Gündüz Aktan’ın ağzından o kadar beklenmedik bir yanıttı ki, şaşkın şaşkın sustuk, “Peki nereye kadar verilebilir?” diye kurcalamak bile gelmedi aklımıza.

O gece, Aktan’lara veda ettikten sonra otelimize dönerken, yanımda arkadaşlarım olmasa, kulaklarıma inanmayabilir, duyduklarımı yanlış anladığımı sanırdım.

Ama doğruydu.

Aralarında bulunduğum hiç de azımsanmayacak bir nüfus, yirmi yıla yaklaşan bir zamandan beri Türkiye’nin bölüneceğini öngörüyor, ancak ya tahtalara vurup “Allah esirgesin!” demekle yetiniyor, ya da resmi söylemin tek ve bölünmezlik vurgusuna karşın, dillendirmeye cesaret edemiyor. 2005 yılında Gündüz Aktan’ın ağzından duyduğum söz, bu görüşün devlet için düşünenler arasında da var olduğunu kanıtlamıştı.

Işıklar içinde yatsın, Gündüz Hoca’yı yitirdik.

Türkiye’nin geleceğine ilişkin projeksiyon yapan düşünce kuruluşlarında, ülkenin eninde sonunda bölüneceği kanısını taşıyan başkaları var mı, hâlâ var mı, bilemem.

Ama artık Türk olarak yalnızca asker, polis ve memurların, o da devlet gönderdiği için zorunlu olarak gidip yaşadıkları bir bölge için, PKK’nın bağımsızlık isteminden cayıp “özerklik”le yetinmek mesajını ne Türkiye’nin çıkarına buluyorum, ne de gerçekçi...

DTP’lilerin artık Kürdistan diye niteledikleri bölgeye dair “özerklik” istemi, bağımsızlıktan önce palazlanmanın ilk adımıdır.

Kuzey Irak’taki Kürdistan’la er geç birleşecek bir devletin yapılanma maliyetini Türkiye’nin sırtına yüklemektir.

Bunca yıldır kan dökülerek korunamayan sınırları, üstüne para verip geriye çekmektir. Özerkliğin varacağı nokta işte budur. Başka bir şey değil.