Aşiret mi cemaat mi?
Vatan · 12 Mayıs 2009
Mardin, daha düne kadar ezici sayıda Kürt ve Arap, az sayıda Türk, çoğu gidip azı kalan Süryani ve bir avuç Yezidi kökenli T. C. yurttaşımız birbirini boğazlamadan yaşayıp gidiyor diye, hoşgörüde “pilot bölge” ilan edilmiş bir kentimizdi.
Normal bir ülkede farklı etnisite ya da dinden yurttaşların birbirlerini boğazlamadan, birbirlerinin tapınaklarını yağmalamadan, hatta “bu vatan senindi, benimdi” diye birbirlerini kovalamadan, bir arada ve barış içinde yaşamaları normaldir.
Ama bizim ülkemiz Türkiye, normal bir ülke değil.
Özünde Türk, Kürt ve Arap aralarında iyi geçiniyor bile değil, salt üç beş Süryani ile Yezidi’yi rahat bırakıyorlar, tarihi zengin, mutfağı da leziz diye, hayran hayran, “yüz akı”mız diye bakılıyordu Mardin’e.
Aslında cennet ülkemizin hemen her köşesi eşit değerlere sahip ve bu değerleri korumalıydı, koruyabilirdi.
Ama ülkemiz, uzunca bir süredir cennetten çok cinnet mekânı...
Mardin, cinnet dışı kalmış gibi görünüyordu. Bu manzarada ilk çatlak ses, Cemil İpekçi’den yükseldi: “Alkol yok, eğlence yok, böyle turizm olmaz!”
Meğer Mardin’de içki içilebilen Cercis Murat Konağı bir istisna, konuklarına yerel (ve leziz) şaraplar sunan Ebru Baybara, bir cesaret anaymış!
Böylece öğrendik ki, Mardin’deki “hoşgörürlüğün” İslami sınırları varmış. Alkol içilmeyen yerde domuz eti de yenemeyeceğine göre, Mardinli Müslümanlar, Mardinli Hristiyan ve yerli, yabancı dindaş olmayan turistlerin “kültür”lerine, ancak kendi kültür yasaklarına uyduğu sürece ilişmezlermiş.
Kimse kusura bakmasın, ama bu “hoşgörmek” değil, “tahammül etmektir”!
Neyse, bu da bir şey diyelim, derken... Yüz akımız Mardin, 44 kişinin öldürülüp 48 çocuğun öksüz ve yetim bırakıldığı malum katliamla anılır oldu. Dehşet köyünün adı, güler misiniz, ağlar mısınız, şaka gibi, Bilge adını taşıyor, kimi katil, kimi maktul tüm köylüleri de Çelebi soyadını.
Başka bir deyişle, 7 çeşmesiyle ünlü ve Mardin’in en gözde mesire (yani mangal) yerlerinden “bilge” köyünde, çelebi vatandaşlar çelebi vatandaşları öldürmüş oluyor...
\*\*\*
Böylece öğrendik ki, meğerse Mardin, “korucu” Kürt köyleriyle çevriliymiş. Meğer ne bilgelikten nasibini almış ne de çelebi sayılacak, bırakın “öteki”ne hoşgörüyü, birbirine bile tahammül edemeyen Kürt aşiretleri cirit, pardon kaleş, atarmış buralarda...
Çoğu varsıl bu köylerde, kan davası bitmez, kızlar okutulmaz, çünkü aşiret sistemi, ancak parası bol bir cehaletle sürdürebilirmiş hegemonyasını.
Mardin Valisi Hasan Duruer, yörenin çağ dışı gelenek yapısını değiştirmek için “kızlar için ayrı okul ve yurtlar” kurulması gerektiğini söyledi. Çoğu meslektaşım bu sözleri Vali’nin imam hatipli olmasına bağladı ve eleştirdiler. Aynı fikirde değilim.
Vali Hasan Duruer, yarı doğru bir öneri getiriyor. Kızların okula gönderilmesi sağlanacaksa, kız okulları ve yurtları kurulabilir. Unutmayalım ki Avrupa’da yarım yüzyıl öncesine kadar kızların ve erkeklerin ayrı okudukları okullar vardı. Türkiye’de kızları okutmayan zihniyet, yaşadığımız çağdan yarım değil, bir değil, beş yüzyıl geri.
Önemli olan kızların ayrı okullarda değil, nasıl okutulacakları, ne öğrenecekleridir. Eğer dinci okullarda, dinci yurtlarda eğitilecek olurlarsa, eğitecekleri aile aşiretten cemaate dönüşür, yine beş yüzyıl geriden izler çağdaşlığı. Ama onlara yurttaşlık ve eşitlik bilgisi kazandıran laik bir eğitimle, kendi kaderlerini de değiştirirler, yetiştirecekleri çocukların geleceğini de...
Ben de bu düşünceleri bir kız lisesine borçluyum: Notre Dame de Sion. Unutmayalım ki 1990’lı yıllara kadar Türkiye’de en ünlü liseler kız ve erkek ayrımı yapardı, ama hepimize çağdaş, laik ve evrensel eğitim verildi.
Eğer Mardin’li kızlara, bizim 1970’lerde aldığımız eğitim verilecekse, varsın cinsiyet ayrımcılığı yapılsın.
Ama imamesi bile olamayacakları bir şeriat öğretilecekse, aşiretçi esaretin yerini cemaatçi esaret alır, o kadar.