Konuşmayan tavus kuşu Camio
Vatan · 11 Haziran 2009
“(...) Tüm insanların alnının ortasına birer sayı yerleşen o lanetli andan itibaren, hiçbir günün sıradan olması beklenemezdi. Hiç kimse olup bitenlere bir anlam veremiyordu. Dünya tarihinde Sayılardan Önce (S. Ö.) ve Sayılardan Sonra (S. S.) olarak adlandırılan yeni bir milat söz konusuydu ve yeryüzüne ayak basmış en vurdumduymaz kişiler dahi bu duruma kayıtsız kalamıyordu. İnsanlar bıkıp usanmadan birbirlerine, alınlarında sayılar belirmeden birkaç dakika evvel içlerine nasıl bir sıkıntı bastığını, önceki gün köpeklerin hiç durmadan nasıl da havladığını, kapılarında asılı duran koskoca nazar boncuklarının nasıl orta yerlerinden çatladığını, o gece denizin üzerinde uçan daireye benzer bir cismin ışıklar saçarak nasıl dönüp durduğunu veya ak sakallı nur yüzlü dedelerin rüyalarına girmek suretiyle onlara böyle bir felaketi önceden nasıl da haber vermiş olduğunu, defalarca anlatıyorlardı (...)”
Berrak Yurdakul’u daha önce tanımak ve yukarıda, kısaltılmış bir alıntı yaptığım Konuşmayan Tavus Kuşu Camio (Okuyan Us Yayınları, 2005) adlı fantastik romanını, dumanı üzerinde tüterken keşfetmiş olmak isterdim. Yazarın, benim bu sözlerimi okurken muzipçe gülümseyip, “Zamanı değilmiş...” diye mırıldandığını görür gibiyim.
Kimsenin söz etmemiş, çok satmamış olmasına hiç şaşırmadım. Türk okurunun hiç alışık olmadığı fantastik türde, alışık olmadığı alegorilerle, çok zekice, çok hızlı ve ardındaki muazzam kültür birikimini “gizleyemediği” bir roman yazmış Berrak Yurdakul. Üstelik bir ilk roman.
Konuşmayan Tavus Kuşu Camio, büyüklere bir masal bile değil, gerçek anlamda bilgin büyüklere bir masal niteliğinde: Öfkenin kötüleştirdiği iyiler, iyiliği iktidara varmak aracı olarak gören ve kullanan kötüler, hem mitolojik, hem mistik göndermelerle bir felsefe alegorisi olarak kurgulanmış.
Kendisi de bir mistik olan Berrak Yurdakul, bu ilk romanında günümüz insanlığının düşün yavanlığını hicvetmekle yetinmiyor. Yaşadıkları kültürde ruhani yerlerini bulamayan insanların kutsal inanç boşluklarını doldurmaya çalıştıkları sahte metafizik, sahte mistisizm, sahte bilgelikle de inceince dalga geçiyor. Ama anlayana...
ISLIKLA ÇALINAN ÖYKÜLER
Pürüzsüz, arı-duru, yalın ve ılık bir öykü yazacaktım. Kırmızı mı kırmızı, eski bir şarap gibi... Evden bu niyetle çıkmış, onun için buraya gelmişti. Böyle bir öykü yazmak için uygun bir yerdir, diyordum. Rahatsız edilmeyeceğim, yazacağım öykü tadında bir yer...
İyi de, burası neresi olsundu?
Nasıl bir yer?
Kalabalık mı, sessiz mi?
Garson ne getirsindi, çay mı, bira mı, rakı mı?
Deniz kıyısı ise, lodos da olsun, dalgalar sahili dövsün müydü?
Ağaç altıysa, kavak, çınar ya da ne ağacıysa, rüzgâr yapraklarını döküyor olsun muydu?
Bir öğleden sonrası mı, akşamüzeri mi?
Mevsim yaz, aylardan temmuz mu?
Yazdı, ama az önce bir çisilti soluğumun rengini değiştirmişti. İşte bu sırada, çilli yüzlü, mavi kurdeleli bir kız çocuğunun saçlarını okşayan kadının bakışlarındaki hüznün derinliğine gözlerim takıldı...
Türkçe’nin kuyumcu ustalarından Ekmel Denizer, gerçek soyluların kazananlar değil, yenikler olduğunu bilen ender yazarlardan biridir. Sadece çoğula yenik düşmüş azı değil, romana yenik düşmüş öyküyü de bıkmadan, usanmadan savunan bir kalemşordur. Ama Türkçenin güzelliği de Ekmel Denizer gibi inatçı ve unutmayan savunucular sayesinde unutulmamaktadır.
Ekmel Denizer’in her öyküsü bir yolculuğa çıkarır okuru. Bir çocuk gibi eğler, bağlar, bırakmaz. “Islıkla Çalınan Öyküler”iyle (Cumhuriyet Kitapları, 2009) bu sefer bizleri Trakya’ya götürüyor, Rizeli Denizer. Ve sanki onlardanmış gibi karış karış bildiği bu toprakların macerasını, Balkanlardan, Makedonya’dan, Bosna Hersek’ten ve daha nice sancaktan gelip kimselere benzemeyen güzel insanlara, özgün Trakya Türkçesiyle kimseninkine benzemeyen bir lezzette anlattırıyor.