Kucaktaki cesaret
Vatan · 15 Haziran 2009
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a pek çok kusur bulunabilir. Ancak hitabet yeteneği tartışılmaz; dili, kullandığı her kelimeye yerine göre anlam ve nüans yükleyecek kadar zengindir.
Bu bakımdan, Başbakan’ın 2007 yılında Dolmabahçe Sarayı’nda eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’la baş başa geçirdikleri iki buçuk saatlik görüşmeye dair söylediği her sözün, her kelimenin özenle seçilmiş olması gerekir.
Sayın Erdoğan, NTV’nin canlı yayınında CHP’nin soru önergesine yanıt vermeyeceğini vurgulayarak girdiği konuyu, şu sözlerle sürdürdü: “Utanmasalar, sıkılmasalar aile mahremiyetlerini bile TBMM’ye taşıyıp cevap isteyecekler. Biz Sayın Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’la bir araya gelmişiz, iki yetkili olarak, mahrem bir görüşme yaptık. Bu benimle mezara kadar gider, hiçbir zaman açıklamam. Sayın Büyükanıt açıklarsa o zaman ben de görüşmenin detaylarını paylaşabilirim. Bunun olacağına ihtimal vermiyorum…”
Bu paragrafta, sayın seyirciler, ilk iki tümcede tekrarlanan “mahremiyet” ve “mahrem” kavramları anahtar sözcükler olup, ilkinin “aile” ye yüklenirken, ikincisinin yetkililer arası “mahrem görüşme” ye bağlanması, bence raslantı değildir.
Mahremiyet, kişiye özel ya da evli çift yaşamının gizliliğidir. Mahrem ise, yine Arapça kökenli olup hem evli kadının eşine göre konumu, hem de başkalarını ilgilendirmeyen bir ilişkiyi ifade eder. Devlet işi ne “mahrem” dir, ne de özel. Olsa olsa “gizli” dir, o da uzun süre, hele Türkiye’de hiç geçerli değil!
Sayın Başbakan, eğer CHP’ye yönelik kurduğu “aile mahremiyeti” tümcesiyle, Dolmabahçe görüşmesini tanımladığı “mahrem” arasında bilinçaltı bir ilgi kurmasaydı, “iki yetkili olarak gizli bir görüşme yaptık” ifadesini kullanır, adını koymadığı bir devlet sırrını çağrıştırabilirdi.
Oysa Erdoğan’ın hiçbir sözü “devlet işi” konuşulduğuna işaret etmediği gibi, söylem psikolojisi üzerine çalışan herhangi bir psikolog, bu söz akışından “mahrem görüşme” yi aile dışı bir mahremiyete bağlar. Bu bağlamdan öteye “iki yetkili” nin de aileye zarar verecek bir mahremiyet üstüne konuşmuş olmaları en mantıklı çıkarsamadır. Üstelik, en başta Sayın Erdoğan, tüm Türkiye bilir: Bizim ellerde “mezara kadar” açıklanamayan sırlar, ancak ve ancak kişisel ya da aile mahremiyetle ilgilidir.
Lafı dolandırmayacağım: Dolmabahçe görüşmesine dair Fikri Sağlar’ın ileri sürdüğü Filiz Büyükanıt’a dair varsayımlar, doğru değildir ve Büyükanıt çifti, haklı olarak Sağlar’a karşı açtığı davayı kazanmıştır.
Ama işin içinde bir “mahrem” var. Ve Başbakan’ın sözünü ettiği “mahrem görüşme” nin içindeki “mahrem” de pek gizli kaldı sayılmaz. Ben bile duydum, artık benden daha kulağı kesikleri düşünün!..
Sayın Yaşar Büyükanıt, değerli meslektaşım Fikret Bila’ya yaptığı “ilk ve son” açıklamada, “devlet işidir” demiş. Devlet adamlarının mahremiyeti ne ölçüde devlet işiyse, o ölçüde doğrudur. Ve Büyükanıt, doğruları söylemeden yanlışları sıralamakta, çare bulamadığı (ya da olamadığı) teşhisleri koymakta pek ünlüdür.
Taaa 13. 04. 2007 tarihinde yazdığım “Savunmada bir asker” başlıklı makalede, kendisi hakkında şöyle yazmışım: “Genelkurmay Başkanı Org. Büyükanıt, TSK’ya yöneltilen planlı ve programlı saldırıları, yıpratma kampanyasını basın aracılığıyla kamuya, yani bize şikâyet ediyor, sayın seyirciler. Daha ne isteriz? Kimin şikâyet edildiği pek belli değil ama olsun, madem ordumuz mağdur ediliyor, mağdur eden zalimleri karineyle bulup çıkarmak ve haklarından gelmek de bizim görevimiz artık. Düşünün ne büyük şeref: Ordumuzu savunacağız…”
Dolmabahçe görüşmesine dair yaptığı “ilk ve son” açıklamadan anlaşılıyor ki, meğer Sayın Büyükanıt, bırakın orduyu, kendisini savunmakta da daha başarılı değil, sayın seyirciler.
Şahsen, onun unvanındaki bir devlet adamından, Türkiye’nin kaderini kendi huzurundan üstün tutmasını beklerdim. Türk halkının, cesarete saygısı vardır. Çünkü cesur insan, kucağa sığmaz.