Ayrılık
Vatan · 27 Temmuz 2009
“ilk
günahtan
beri
hangi
aşk
vardır
günahsız
ilk
sevap
ne
idi
yarabbi!”
Adnan TÖRÜN / Sevap Suresi (*)
Apron sıcak mı sıcak. Uçak, heybetli bir uçak. Sınırlar ötesi uçacak.
İçeri girdim. Yerimi buldum. İkişer koltuklu sırada komşum, kızala çalan kıvırcık saçlı başını lumboza çevirmiş, boşluğa bakan bir kadın. Elindeki kâğıt mendil, gözlerine yakın. Ağladığını anlamak zor değil.
Sessizliğinden, görmezden gelinmek istediği belli. Benim de görmeye niyetim yok zaten. Sabahın köründe, dikenleri kabarık “kirpi” modumdayım.
Yüzlerce yolcuyu yerleştirmek zaman alıyor. Almaz mı? Gözünü sevdiğim yurttaşlarım; ikinci, üçüncü göçmen kuşağı da olsalar, göçebeliğin bin yıllık kalıtımından kurtulamıyorlar. Her elde küçüklü büyüklü, ıngıl ıkışık naylon torbalar taşımak alışkanlığından, yerleşik toplumsallığın yolculuk düzeni kabin valizine geçemiyorlar bir türlü.
Çalışkan ve kurnazlar, en çok parayı kazanan bizim göçmenlerimiz. Kendilerinden gayrı anavatanda kalan yakınlarını besleyecek kadar paraları var, ama bırakın kabin valizi kullanmak, uçağın bagajına verdikleri yükün de yarısı torba, zaten. Bavulları ise patlayıncaya kadar doldurup, iple bağlıyor, bir büyüğünü, yenisini, sağlamını almak akıllarına bile gelmiyor.
Yarım yüzyıldır değişmeyen bu göçebelik kalıtına, “denk kültürü” diyorum, ben.
Avrupa’da yaşayan ve çalışan, çoğu Avrupa yurttaşı göçmenlerimiz için bavul demek “denk” demek, naylon torbalar ise “bohça” ...
Tıkıştırılmış, sakil ve köşesiz torbaları kabin bagajlarına yerleştirmek zor. Kimi patlıyor, kimi dökülüyor, uçağın motorları rölantide, kapılar hâlâ açık. Kalkış anonsu gecikiyor.
Yanımdaki kadın, çantasından cep telefonunu çıkarıyor. Yüzü yine lumboza dönük, usulca konuşuyor. Görmezden gelmek mümkün, ama duymamak değil.
“Pourquoi tu m’as fait ça?”
Demek Fransız. “Bana bunu niye yaptın?” sorusunun da sevgiliye sorulduğu açık.
Bir aşk kavgasına tanık olmanın merakıyla kulak kesiliyorum. Canım sıkılıyordu, karşılığı olmayan repliklerle öykünün tamamını çözmeye çalışarak eğleniyorum: “Hakkın yok böyle davranmaya.” Sessizlik. “Acımasızsın.” Sessizlik. “Nedensiz yere acımasız.” Sessizlik.
Hıçkırıyor kadın. Telefonu kapıyor. Tekrar açıyor.
“Geri dönecek misin?.. Geri dön, diyorum, işte... Evet, bin kez evet, geri dönmeni istiyorum... Bunu tartıştık... Nerede yanlış yaptım, nerede?.. Hani benimle gelecektin?... Neden uçağa binmedin?... Neden son anda vazgeçtin, neden?”
Derin bir iç çekişle hıçkırıyor kadın, artık ağladığını gizlemeden.
Uçağın motorları çalıştı. Kalkış anonsu yapıldı. Oysa kadın telefonunu kapatmadı. Beni aldı bir telaş. Belki geçimsiz, bencil, tutkulu ve dayanılmaz, ama acı çekiyor, nasıl söylerim ki telefonu kapatmasını?
“Lütfen... Ne olur geri dön... Anlamıyorum... Anlayamam...”
Son sözleri bunlar oldu. Telefonu kapattı. Rahat bir soluk aldım. Uçak hızlandı. Motorlar tam gaz. Kalkış.
Kadının elindeki mendil, kâğıt hamuru artık. Çantamdan bir mendil çıkarıp, sessizce uzattım. Bakışlarımız karşılaştı. Oval yüzü, çilli beyaz teniyle gerçek bir Venedik sarışını. Bal rengi gözleri hüzünle dolu.
İçim burkuldu.
Ne bencil, ne de geçimsiz, sadece âşık bir kadın, sevdiği erkeği on bin metre aşağıda bıraktı.
Ayrılıksız aşk olur mu, insan çokluğu kadar ihtimal var. Ama yazar olacağına umutlar bağladığım bir genç kadın, adıyla sanıyla Selin Ongun, gece yarısını iki saat geçe, eline alıp telefonunu: “Gördüğü en uzun boylu beklenti / Zaman / Sıfırlanamayacak kadar erken / Önce kalbi şişman genç / Sonra aklı tıknaz ortayaşlı / Bir bakmışsın beklentisi nasır tutmuş canlı / Adından n’si düşmüş insan...” diye dile getirip harfleri, benim gibi birine yollamışsa, derdi ne kaçıp giden zaman, ne de çilekeş İsa’dır.
Beklenti aşktır, çarmıh aşktandır.
(\*) tarihi şiirlerle şiir tarihi / Adnan Törün / Etki Yayınları,2008