Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2009

Çeneni kapat kurtul

Vatan · 3 Ağustos 2009

Saat sabahın 9’u. Entelektüel kargaların henüz kahvaltıya çıkmadıkları Cihangir’in Susam Sokağı’yla Akarsu Caddesi kavşağında, iki adam garip bir etkinlik içinde. Ellerine pirinçten yapılmış antika birer duş almışlar, borunun boş ucunu asfalta, süzgecini kulaklarına dayayıp birkaç saniye yeraltını dinler gibi duruyor, sonra yürüyüp başka bir noktada yine aynı hareketi tekrarlıyorlar...

Bakıyorum, hiç de deliye benzemiyorlar. Zaten deli olsalar, aynı etkinlikte buluşmaları zor, ellerindeki antika duşlardan iki adet bulmaları daha da zor! Ama kalıbımı basarım, Notre Dame de Sion’un sonuncu yatılıları, benim kuşağımla türü tükenen çalıkuşlarının altında yıkandığı duşlar bunlar...

Bilen bilir, eski duşların belkemiği sağlam olurdu. Borusuyla süzgeci pirinçten yapılır ve tıpkı köşeli insanlar gibi, öyle önüne gelene eğilip bükülmezlerdi... Başka bir deyişle spiral icat edilmemişti ve onurlu duş dediğin, yıkanacak kelleye gitmez, yıkanacak kelle duşun altına gelirdi!

Ellerimi arkaya kavuşturup köye gelmiş cambazı izleyen çocuklar gibi bir süre peşlerinden gittikten sonra, araya -tabanları yağlamaya- uygun bir mesafe koyup, ne yaptıklarını sordum.

Suları dinliyoruz dediler.

Bir dinledikleri asfalta baktım, bir yüzlerine. Anlaşılan su işlerinde 19. yüzyıldan kalma bir memurin vardı, birileri de eline duş alıp “hassas kulak” kadrosundan, başıboş dolaşıyorlardı. Çünkü bu asfaltın altından geçen temiz su ya da kanalizasyon sularını duymak için, ellerindeki duş yetmez, piyano akortçuluğu bile kesmez, önce dut dalından ağaç çatalla suyun yerini bulmak gerekirdi...

***

Yılda en az bir kez, seçim zamanlarında çifter çifter yenilenmesine karşın üç ay bile “dikiş tutmayan” cadde ve sokakların altını gayet iyi biliyorum: Yılan bile bizim -plastik- su borularından daha düz dolanır, köstebeğin açtığı tünel hem sağlam bir kofraj (tahkimat) çalışmasıdır, hem de nereden geçtiği bellidir. Oysa bizim kofrajı bile olmayan su yollarının başlangıç noktasıyla bitiş noktası arasında nasıl bir güzergâh izlediğine müneccimler karışır. Depremde yıkımdan kurtulanların içinde boğulacakları, çünkü İstanbul’un daha deprem olmadan patlayıp taşan kanalizasyon haritası bile çıkarılamamaktadır!

Örneğin, “hassas kulaklar”ın dinlediği yere iki adım ötedeki Başkurt Sokağı, iki ay önce “yenilendi.” Bırakın yol mühendisliği, kaldırım kalfalığı falan, kazma tutmasını bilmeyen adamların kepçeyle gelip, hallaç pamuğu gibi attıkları sokakta, düpedüz toprağa döşenmiş ana su borusunu patlattılar. Önündeki apartman, saatlerce havai fişekten daha yükseğe çıkan bir fıskiyeyle sulandı. İşe bakın ki, kepçenin su borusuna ulaşana kadar kazdığı en az bir metrelik derinlikte, yıllar boyunca üst üste yığılmış asfalt tabakalarının altında, şimdikilerden çok daha düzgün döşenmiş yüzyıllık bir Arnavut kaldırımı vardı. Bu kaldırımı taban olarak kullansalar, belki daha sağlam olurdu yeni döşeme...

Nerdeee? Dayanıksız beton kalıpları doğrudan, sabitlenmemiş toprağa döşediler yine. Sonuç: İki ay geçmeden tahterevalli bir sokak. Her gün bir döşeme kalıbı oynayıp parçalanıyor.

Bu yollarda pirinç kulaklıkla borusunun nereden geçtiğini bilmedikleri suları dinleyecekler de duyacaklar ha?

Olsa olsa telefonları dinliyorlardır, bence. Bu gözler, Burgaz Adası’nda bir yaz, üstüne asfalt döküldüğü için kaybolan telefon tesisat kapağının, metal detektörüyle aradığını da gördü çünkü.

***

Fıkra gibi bir ülkede yaşıyoruz. Akılsız, düzensiz ve dayanıksız altyapısına bakarken, Türkiye’nin üstyapısını görür gibiyim. Ama hangisi hangisini biçimliyor, karar veremiyorum.

Emin olduğum tek gerçek, suyun doğru yolda ve temiz akmadığı, kanalizasyonların da dolup taştığı. Her yer kubur kokuyor, ama burnumuz tıkalı galiba, hiç oralı değiliz. İçine düşünce de ağzımızı kapatırız.

Höt denince susmaya nasılsa alıştık, G’lisine mi konuşacağız?