Cici silahlı güçler
Vatan · 4 Ağustos 2009
Ankara Polis Akademisi’nde toplanıp Kürt sorununa Türkiye modeli çözüm arayan çalıştay hakkında her kafadan bir ses çıkıyor. Alkışlayan var, yuhalayan var, ama gördüğüm kadarıyla çalıştayda neler konuşulduğundan çok, kimlerin nerede konuştuğuna önem verildi. Üstelik, çalıştayı övenler de yerenler de içerikten çok mekâna ve şahıslara odaklandılar.
Haklılar.
Çünkü demokrasilerde şekil, içerik kadar, hatta bazen daha önemlidir. Zaten bu yüzden de belli bir şekil ritüeli izleyen anlaşmalara, “protokol” denir!
İşte bu anlamda, Ankara’daki çalıştayın yararını zararını bilemem, ama kesinlikle “Türkiye modeli” bir açılım geliştirdiği açıktır!
Çünkü, çalıştaya katılanların örnek alıp hayal ettikleri etnik/toplumsal barışı gerçekleştiren İrlanda, İspanya gibi ülkelerde eğer ilk adımlar Londra, Dublin, Madrid ya da Vitoria’daki polis akademilerinde atılsaydı, katılımcılar ne o akademilerden içeri girer, ne de dışarı çıkabilirdi ve nah gelirdi barış...
Çünkü bu ülkelerde polis, rejimin üniformalı ve silahlı gücüdür, toplumsal barışı değil, güvenliği korumakla yükümlüdür. Devletin tarafıdır, arabulucusu değil. Zaten hiçbir toplumsal barış masası da, üniformalı ve silahlı gücün ortasına kurulmaz!
Yalnız bu açıdan bile Ankara’daki çalıştay “akillik” ten çok “sakillik” sergileyen bir toplantıdır ve katılan gazeteciler ister “12 kötü adam” diye çağrılsınlar, ister “12 altın adam”, hem bu sakilliğe ortak olmuş, hem de demokrasinin evrensel sembolizminden ne kadar habersiz, başka bir deyişle protokol cahili olduklarını ortaya koymuşlardır.
Kürt sorununa çözüm diye böylesine umut pompalayarak lanse edilen bir açılımın, Ankara Polis Akademisi’nde başlatılması sadece ve sadece, Kürtlere “Bak polis cici, ordu kaka!” mesajı taşımaktadır. Eşyanın tabiatına aykırı böyle bir mesaj, devletin kendini koruma gücünü inkârı değilse, yenilgiyi kabulden ibarettir.
Oysa yenilgiyle gelen barış, düşmanın zorla kabul ettirdiği bir anlaşmadır. Kürt sorununu çözmeye yönelik bir açılım her şeyden önce düşmanlığı çağrıştıran yengi ve yenilgi sembollerine, yani silahlı ve üniformalı muhatapların hepsine uzak durmalıdır. Ankara’daki çalıştayda, bu temel koşul bile sağlanamamıştır.
Katılımcılar arasındaki 12 gazeteciye gelince...
Doğru olduğunu iddia etmiyorum, ama şahsi meslek anlayışımda gazetecilik etiği, iktidara babasının oğlu gelse, eleştirmeyi gerektirir. Başka bir deyişle, gazetecilik “kontra” bir meslektir, iktidarıyla muhalefetiyle bütün politikaları ve politikacıları yermek için vardır, uymak, övmek ve ortak olmak için değil. İktidar ya da muhalefetin sözcülüğünü yapan gazeteciler, her şeyden önce “basın müşavirleri”yle haksız rekabet içindeler...
Her şeyden sonra bakıyorum, ister altın kalpli olsunlar, ister kötü, Turgut Özal’dan bu yana bütün iktidarlara akıl veren, bütün sorunlara çözüm sunanlar bunlar... İçlerinde, Ermeni sorunundan AB’ye, ABD ile ilişkilerden Kürt açılımına arabuluculuk, hatta Türk hükümetleriyle iç ve dış muhatapları arasında kuryelik bile yapanlar var. Ama ister yararlı olsun, ister zararlı, yüklendikleri işlevlerin başka başka adları var ve hiçbiri “gazetecilik” değil!
Ayrıca, bunca yıldır bunca iktidara akıl verdikleri, hükümetle birlikte hükümet ettikleri sorunların yerli yerinde durduğuna bakılırsa, icra ettikleri meslekte, pek de başarılı sayılmazlar.
Tek bacaklı masa nasıl ayakta duramazsa, örneğin Kürt sorununa sadece siyasal açıdan bakmak, geniş bir vizyon gerektiren çözüme yetmiyor.
Hele siyasal açıdan, sadece erkekler görünüyorsa, manzara hem berbat, hem de çözümsüz...
Eğer Ankara’daki çalıştay erbabı, Kürt açılımını polis akademisinde değil, Diyarbakır’daki kadın derneklerinde yapsaydı, Türkiye modelini erkek siyasetinde değil, kadın sosyalinde arasaydı, toplumsal barış için gerçek adım, işte o zaman atılırdı.
Kadın haklarının olmadığı yerde, ne insan hakları olur, ne de demokrasi. Cinsel eşitlik tanımayan Türkler ve Kürtler, etnik eşitlikten ne anlar, kim kimin üstünde demokratik hakkını kullanır, doğrusu merak ediyorum.