Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2009

Emeklemek için dört ayak gerek

Vatan · 11 Ağustos 2009

Hükümetin henüz resmen açıklamadığı “Üç ayaklı Kürt planı” nı, kulislere yansıdığı biçimiyle dünkü Vatan’da Barlas Yurtsever’in kaleminden öğrendik. Barlas sağlam gazetecidir, haberine güvenilir.

Aynı gün, Diyarbakır Kasaplar Odası Başkanı Sait Şanlı’nın ölüm haberini aldık.

Hümanist kasap Sait Şanlı, Kürtler arası barışa adadığı ömrü boyunca 448 kan davasını bitirmiş, 97 kız kaçırma ve yaralama, yani kavga dövüşle başlayan 106 husumeti tatlı sona bağlamış... İnsan, acaba bitmeyen kaç yüz kan davası daha var, kaç husumet kaç kan davasına daha yol açacak, kaç kız daha kaçırılacak, kaçı “töre cinayeti” ne kurban gidecek, aşiret barıştırmak kaç ömür tüketecek, diye düşünmeden edemiyor.

Ve ister istemez, Barlas’ın haber verdiği “üç ayaklı Kürt planı” nın yürümeyeceği akla geliyor.

Yalnız Sait Şanlı’nın barışa adanmış varlığıyla kanıtlandığı gibi, Kürtlerin Kürtlerle bir sorunu yok mudur? Türkiye’nin -elbette gerekli- Kürt kimliğini, ana dilini tanıması, hatta bölgeye devasa yatırımlar yapılması bu kimliğin temel parçası olan kültür sorunu, çağ dışı ağalık yapısı, kan davası ve ilkel töre vahşetini çözecek midir?

2004 yılının aralık ayında, “Niçin PKK” başlıklı iki yazı yazmışım. Buyrun, siz karar verin saptamalarımın hâlâ geçerli olup olmadığına:

“Türkiye Cumhuriyeti, 1937 yılından öteye derebeylerini muhatap alarak, meclise doldurduğu aşiret reisleri aracılığıyla yönetmeye razı olduğu Güneydoğu’da, kendi hukuksal varlığını oturttuğu tarafsız devlet/eşit yurttaş temelini inkâr etmiş ve Kürt toplumunu törelerine terk ederek, hukuk devletinin egemenliğini dolaylı yoldan ‘ilkel kabile’ örgütlenmesiyle paylaşmıştır. Bu tercihle bölgede, aşiret törelerinin hukuk devletinin önüne geçmesine yol açmıştır.

PKK’nın iç dinamiklerine, eğer kanlı bir terör örgütü oluşunun ister istemez yarattığı kin ve duygusallıktan arınmış bakacak olursak, neyi görüyoruz? Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı olduğunca, bölgedeki ‘töre’düzenine de zıtlığını. Demokrasiyle yönetilen bir devletin sınırları içinde yeri olmaması gerekirken kabul edilen töre düzeninde ezilen, horlanan, ‘erkek’ doğurmazsa ‘ana’ sayılmayan kadın; Marksist söylemli PKK’nın silahlı, yani diktatoryal ve bal gibi faşist düzeni içerisinde kaçgöç yaşamıyor, erkeklerle birlikte ve eşit koşullarda ‘askeri eğitim’ alıyor, çarpışıyor, hatta ‘diktatörün’ izin verdiği ölçüde cinsellik özgürlüğü bile var! Aşiret reisi yok, dolayısıyla efendi/köle sömürüsü yok, aşiret bağı yok, dolayısıyla kan davası yok. Baba, ağabey, erkek kardeş, kısacası aile otoritesi kaldırılmış ve yerine kendileriyle eşit riskler alan ‘komutan’ otoritesi konulmuş. Üstelik, kan davasının, aşiret şerefinin yerine, ortak, milli bir dava gösterilmiş, bir kimlik vaat edilmiş. Ataerkil bir otorite hiyerarşisinden, dava kurucusunun ‘ulusal şef’ pozisyonunda ‘ilahlaştığı’ yeni, ama kadınla erkeğin eşit söz ve silah sahibi olduğu bir hiyerarşiye geçilmiş. Türkiye Cumhuriyeti’ nin düzenine olduğunca, derebeylik düzenine karşı bir hareket değil de nedir bu anlamda PKK?”

Ve bu yazıdan beş yıl sonra, AKP hükümetinin Kürt açılımını resmileştirmek için tutuklu Abdullah Öcalan’ ın utanmazca provokatif 15 Ağustos’ta (\*) İmralı’daki cezaevinden yapacağı açıklamayı beklemesi, Türkiye’nin sorunu hâlâ kavrayamadığının olduğunca, çözemeyeceğinin de kanıtıdır.

Demokrasi, her şeyden önce kadın erkek eşitliği, ifade özgürlüğü, bireysel özerklik ve farklılıklara tahammüldür. Bu da bir kültür sorunudur.

Demokrat olmayanların, demokrat olmayanlara demokratik haklar vermesiyle, hiçbir kültür sorunu çözülmez. Çünkü demokrasi kültür getirmez, kültür demokrasiyi getirir.

Türkiye’yi yönetenler, dört ayak emeklemeyen bir demokrasiyi, Kürtlere federasyon hakları tanıyarak üç ayakla yürütmeye kalkıyor.

Sonu belli: Önce ayaklar birbirine dolanır, sonra tepetakla olunur.

(\*) PKK’nın Türkiye’ye topyekûn savaş ilanı, Eruh ve Şemdinli katliamlarının 25. yıldönümü