Okuduğum kitaplar
Vatan · 18 Ağustos 2009
On gün sona erip de Garabet Efendi ile Mannik Hatun mahalleye geri döndüklerinde konu komşu kapıya döküldü. İlerki evden Hanife Teyze, yaşına bakmadan koşmaya çabalıyor, bir yandan da, “Neymiş gız, karnında ne derdin varmış?” diyor... Hüsniye Hanım ise hem Manniğin atlı arabadan inmesine yardım ediyor, hem de onu soru yağmuruna tutuyordu:
- Ne’miş, ne’miş Allasen? Hep dümbelek gibi karınlan mı gezecen? Deyiversene kız, diye sıkıştırıyordu arkadaşını.
Derken Garabet Ağanın gür sesi sokağı inletti :
- Ey gomşular, duyduk duymadık demeyin. Mannik Hatun gebedir. Bana bir çocuk daha hediye edecektir.
İşte küçük Arşaluys’un aileye katılma öyküsü böyle.
Yedi yıl su gibi aktı. “Şu yaz bir geçsin, Arşaluys’um da artık okullu olacak,” diyordu anası.
Yaz bitmedi, bitemedi...
Bir gece sabaha karşı, Arşaluys üç ev ötede oturan yengesigilin evinden yükselen çığlıklarla uyandı. Şafak henüz söküyordu. Yavaşça yatağından kalktı, çiçekli şalvarını ayağına geçirdi, bahçeye koştu. Çocuksu bir içgüdüyle adını bile bilmediği geniş gövdeli ağaca tırmanıp dallarının arasına gizlendi.
Gökyüzü ağarmıştı ki... Herşeyi gördü. İki kişi eniştesi Kevork’u kollarından tutmuş sürüklüyorlardı...
Anais M. MARTİN
Balkabakları/Pencere Yayınları, 2007
***
Pandeli 1920 yılının Temmuzunda bir akşam vapurdan çıkmış, Panayia yolunda, eve doğru dalgın yürüyordu. Önünde sekiz-on eşeklik bir kafile, kendi yorgun adımlarının hızında tıngır mıngır yokuşu tırmanıyordu. Eşeklerin küfeleri Marsilya tuğlaları yüklüydü.
Abbas Paşa köşkünün önünden gelen yolla Panayia’nın kesiştiği yerde, birden, nereden çıktılarsa iki çocuk grubu karşılaşıverdi.
Abbas Paşa tarafından gelenler Rum çocuklardı. Yokuştan inenler ise Tepe Mahallesinin Türk çocukları. Birbirlerine “Kato Kemali!”, “Kahrol Venizelos!” diye bağırarak koca koca taşları insafsızca savuruyorlardı. Cephedeki savaş, tarafların gösterdiği aynı canını dişine takmışlıkla, çocuklar arasında tekrarlanıyordu.
Yaklaşık otuz çocuk birbirine girdi. Havada uçuşan taşlardan pek çoğu eşeklere isabet etti. Eşekler anırarak ve havada çifteler savurarak sağa sola kaçışıyorlardı. Yükleri yola saçılmış, her taraf kırmızı tuğla kırıklarıyla dolmuştu.
Pandeli, yarı delirmiş biçimde üstüne gelen eşek kafilesini görünce kaçacak yer bulamadı. Havada uçan taşlardan biri de onun alnına gelmişti. Ama eşeğin çarpmasıyla sırt üstü düştüğünde, göğsüne basan koca nalların acısından başının acısını duymadı...
Feryal Orhon BASIK
Küçük Ahşap Ev/Galata Yayınları, 2006
***
Merhum müzisyen Çinuçen Tanrıkorur’a göre “Mehterhane”, Hunlar zamanındaki adı Tuğ olan ve vurmalı sazlarla nefesli sazlardan oluşan askeri mızıka okulunun Fatih’ten sonra aldığı isim. Savaşta ordunun önünde giden kös, davul, nakkare, zil, çevgan, çalpara, çengi harbi, zurna ve boru gibi onlarca çalgının adları, İslamiyet’ten sonraki adlar. Önceden bunlar Türkçe imiş. Örneğin, eskiden zurna, yurağ imiş. Zilin eski adı “çenğ”. Osmanlı müziğinin en büyük vurmalı enstrümanı kös. Padişahı temsil ediyor, onun izniyle çalınıyor, develerle taşınıyor. Tevatüre göre Viyana kuşatmasından kesin dönüş yaparken Osmanlılar pek çok eşyayı arkada bırakıyor. Kösler bırakılanların başında. Bir başka tevatür, Avrupalılar Osmanlılardan kösü 15. yüzyılda dinliyorlar ve 17. yüzyıla gelindiğinde geliştirilmiş kös benzeri bir enstrüman orkestranın tam göbeğinde. Avrupalıların kösten araklayarak ürettikleri enstrümanın “gavurca” adı timbal ya da timpani. İstanbullu Zilciyan ailesinin 1623’ten beri yapıp bütün dünyada Türk zilleri olarak meşhur ettiği rakipsiz ziller 1680’de ilk kez Strungk tarafından “Esther” operasında kullanılmış...
Bilmece: Ataları 1623’te Trabzon’dan İstanbul’a gelerek Samatya’da yerleşen Zilciyan ailesi zilden önce ne üretiyordu?
a. Saat
b. Kazan
c. Kepçe
d. Dümbek
Ahmet Turhan ALTINER
Yaşama Sanatı/Boyut Yayınları, 2009
***