Kitaplarda tarih, akıllarda coğrafya
Vatan · 3 Eylül 2009
Temmuz başında Kolağası Niyazi Beyin müfrezesiyle dağa çıkması ve bilahare tüm Rumeli askeri garnizonlarında gittikçe yaygınlaşan huzursuzluğun akisleri, alışılagelmişin dışında bazı gelişmelerin habercisiydi. Batıda, gazeteler bu havadisi fazla yorum yapmadan, temkinli bir şekilde aktarmakla yetiniyorlardı, ta ki 24 Temmuz günü Padişah II.Abdülhamit’in Anayasayı yeniden yürürlüğe koyduğu ilan edilince ‘değişmez Doğuda’da birşeylerin kıpırdamakta olduğuna kendilerini inandırdılar.
Bu tarihi günü takib eden hafta içinde yayınlanan belli başlı Batı gazetelerini gözden geçirmek çeşitli açıdan pek aydınlatıcı oluyor. O yedi gün içinde
24 Temmuzu takip edecek ve İmparatorluğun Cihan savaşına katılmasıyla sonuçlanacak olan altı yıllık süreçte yaşanacak tüm çalkantıları şaşırtıcı bir önseziyle nerdeyse harfiyen tüm (Batı) gazete sütunlarında okumak mümkün.
Herşeyden önce göze çarpan, ilk yorumların müspet üslubu. Buna en fazla sevinenler temsil ettikleri ülkenin son yirmibeş yıldır Avrupa basınının şamar oğlanı haline gelmesine alışan Osmanlı diplomatları olmuştur. Londra Büyükelçisi Rıfat Bey, bunu duygulu bir ifadeyle İstanbul’a bildirmekten kendini alamamıştır.
İlk günlerin yazılarında devrimi yansıtan sembolik olaylara yer verildi: dağdan inen Rum, Bulgar, Sırp çetecilerin Osmanlı subaylarıyla kol kola dolaşmaları, Hristiyan rahiplerin imamlarla tokalaşmaları, eski rejimin simgesi olmuş hafiyelerin kaybolması, onbinlerce kişinin toplanıp kendilerine yeni bir çığır açan padişahlarını alkışlaması v.b.
Ama satır aralarında gizlenen ‘24 Temmuz kaçırılmaması gereken son fırsat mı, yoksa baştan başarısızlığa mahkum bir teşebbüs mü?’ sorusunu görmemek mümkün değil. Yeni rejim önündeki meselelere hal yolu bulabilecek miydi, ne tür uygulamalara başvuracaktı? Parlamenter rejim ve beraberinde getirdiği hak ve özgürlükler tüm sorunlara bir çözüm getirebilecek miydi?
Hem felaket tellalları, hem de iyi niyetli yorumcular bazen aynı gazetenin ayrı sütunlarında görüşlerini açıklıyorlardı...
Sinan KUNERALP, “24-31 Temmuz 1908: Batı Basınından yorumlar” / İkinci Meşrutiyet’in İlanının 100.Yılı (Sadberk Hanım Müzesi Yayınları, 2008).
Oysa, Osmanlı-Türk anayasal hareketlerine bakıldığında, temel farklılıklara karşın tümünde gözlenen bir olgu vardır: Ne Osmanlı, ne de Cumhuriyet dönemi anayasalarının hazırlanışında toplumun etki ve gücünü tam anlamıyla görmek mümkün değildir. Demokratik cumhuriyet anlayışının özelliği, ’tüm hukuk kurallarında olduğu gibi temel kurallar bütünü olan anayasaların yapılmasında da halkın itici, belirleyici güç ve aktör olması’iken Türkiye’de anayasaların yapılması da değiştirilmesi de sürekli olarak ‘halkın dışında güç ve aktörler’ tarafından gerçekleştirilmiş ve tüm bu yapım/değişim süreci, ‘devlet ağırlıklı’ olmaktan kurtulamamıştır.
1876 Anayasası, padişahın atadığı bir komisyon tarafından hazırlanmış ve padişahın tek yanlı iradesiyle ortaya çıkmış bir Ferman Anayasası’dır. 1909 değişiklikleri ‘misak’ karakteri gösteriyordu, ama oluşumunda yine Heyeti Ayan’ın payı ve padişahın onayı gibi anti demokratik unsurlar vardı. Zaten bu iki anayasa da demokratik olmayan bir dönemin ve yine demokratik olmayan bir egemenlik anlayışının sonucudur. Temellerinde kişi iktidarı ve kişisel egemenlik anlayışı yatan bir dönemin anayasalarıdır.
Ancak Cumhuriyet dönemi anayasalarına gelindiğinde de bu anayasaların hazırlanışında bireyin rolünü ve demokratik cumhuriyet anlayışına uygun olarak toplum üstünlüğünü simgeleyen etkilerini görmek mümkün değildir. (1921,1924, 1961,1980 Anayasaları) Aralarında hazırlanış koşulları ve içerik bakımından önemli farklar bulunsa da demokratik kurucu organlar eliyle ve gerçek anlamda demokratik usuller yoluyla yoğrulmuş anayasalar değildirler.
Süheyl BATUM, “99 Soruda Neden ve Nasıl Çağdaş Bir Anayasa” / On İki Levha Yayıncılık, 2009