Neden öldürüldüler?
Vatan · 17 Eylül 2009
Kaderde 12 Eylül 1980 darbesinin, yaşamını kararttığı, belini kırdığı kuşaktan çok, o gün, o ay ve hatta sonraki yıllarda bile darbeyi alkışlayanlar ve darbenin (Amerika’dan) devren maşası, Evren Paşa’sının elini öpmek için yarışanlar tarafından -nedense- bugün, bu ay, bu yıl yerildiğini görmek de varmış sayın seyirciler...
12 Eylül darbesi, sözde 1975-1980 arasındaki beş yılda dökülen beş bin canlık kanı durdurmak için yapılmıştı. Bu amaçla on binlerce kişi tutuklandı, sorgulandı, işkence gördü, bazıları mahkemeye çıkarılmadan öldürüldü, bazıları da idam edildi. Oysa bugün geldiğimiz noktada artık kesin olarak biliyoruz ki, söz konusu beş yılda beş bin kişinin yaşamına mal olan cinayet ve suikastlar dizisi, tam da 12 Eylül darbesine gerekçe hazırlamak için kurulan meşum bir tezgah, bir inandırıcılık dekoruydu.
12 Mart 1970’ten 12 Eylül 1980’e, dünyanın altıncı büyüğü diye bilinen ve emrinde yarım milyon silahlı asker bulunduran bir ordunun, ülkenin yönetimine iki kez el koyup iki kez terörü bitirememiş ve hatta 1980’de yapılan darbenin PKK terör örgütüne hayat vermiş olmasının elbette bir açıklaması vardır. Hele 12 Eylül 1980’de 5 bin insan öldürüldü diye “huzuru ve barışı tesis” için çıkılan yol, yirmi yıl sonra 40 bin insanın canına mal olan bir güzergaha açılıp henüz sonu gelmediyse, üstelik ulus kimliğini Türk/Kürt ayrımına getirdiyse, bu açıklama hem sorunlu, hem de zorunludur.
Ayrıca böyle bir açıklamayı elbette yapmayacak olanlar, Türkiye’nin sarsılan ulusal birliğini, ümmetçi bütünlükte arayan sofuluğu yaratmaktan da sorumludurlar.
Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı (um: ag ), 2007 yılından beri “Neden Öldürüldüler?” başlığıyla çok çarpıcı bir araştırma dizisi yayınlıyor. Araştırmacı yazar Orhan Tüleylioğlu, beşincisini yayına hazırladığı bu kitaplarda, 1960’ların sonundan günümüze, katillerin “kimliği bilinmeyen kişiler” diye anıldığı, bulunsalar bile azmettiricilerin asla aranmadığı “faili meçhul” cinayetlere ışık tutarken, aslında yarım yüzyıllık bir imha planını, bir ulusu birbirine düşürmek tezgahını aydınlatıyor.
12 Eylül 1980 darbesinin, onca baskı, işkence ve idama karşın terörü bitirmekte ne kadar başarılı olduğunu ilk kez 1984 yılında eylemlerine başlayan, 1987’de ise Türkiye’ye topyekun savaş ilan eden PKK ile görüyoruz. Bu başarı darbeden sadece 10 yıl sonra, şöyle bir “huzur” tablosuyla kendini gösteriyor:
1990 yılında Prof. Dr. Muammer Aksoy, gazete yönetmeni Çetin Emeç, eski müftü ve yazar Tarık Dursun, emekli MTİ yöneticisi Hiram Abbas, Doç.Dr . Bahriye Üçok .
1992 yılında Emekli Orgeneral Mehmet Kemal Kayacan, Kürt aydını Musa Anter. 1993’te Türk aydını Uğur Mumcu, Jandarma Komutanı Eşref Bitlis, Madımak Oteli’nde 37 yazar, şair ve sanatçı.
1994’te şair ve yazar Onat Kutlar ile arkeolog Yasemin Cebenoyan . 1995 yılında Gazi Mahallesi’nde 22 kişi. 9 Ocak 1996’da gazeteci Metin Göktepe ve iş adamı Özdemir Sabancı.
1999’da Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı. 2000’de mezar evleri ortaya çıkan Hizbullah vahşetinin 70’i aşkın, henüz tam sayısı bilinmeyen kurbanları. 2001’de Diyarbakır Emniyet Müdürü Gaffar Okkan. 2002’de Dr. Necip Hablemitoğlu . 2006’da Danıştay üyesi Mustafa Yücel Özbilgin . 2007’de gazeteci yazar Hrant Dink ...
Hepsi öldürülüyorlar. Kiminin tetikçisi bulunuyor ama aracı azmettirici ve büyük programcı asla!
Ancak öldürülenlerin kimliğine, ne söylediklerine, ne yazdıklarına, hangi tehlikeye işaret ettiklerine baktığınızda ve Gaffar Okkan gibi “neyi” başarıp, Eşref Bitlis gibi “neleri” bildiğini alt alta sıraladığınızda, büyük program besbelli, programcının parmak izini görmemek için de ya kör ya aptal olmak gerekiyor.
İşin kötüsü ne program durduruldu, ne de programcıyı durdurmaya yönelik bir çaba var.
Tam tersine, şaşırtmaca yapılıyor, yanlış yer, yanlış yönde bulunmuş, sorumluları içeri tıkılmış, hukuk çiğnense de onca özlenen huzur nihayet sağlanmış gibi yapılıyor.
Oysa asıl program, asıl komplo neredeyse finali göğüslemek, Türkiye’yi istenildiği gibi biçimlemek üzere. Eğer engel çıkarsa, yeni cinayetler, yeni suikastlarla eski pusuları kurmak işten bile değil.