Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2009

Muhalefetin mazisi, muhalifin gazisi

Vatan · 5 Ekim 2009

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın geçerli tüm oyların birliğiyle yeniden başkanı seçildiği iktidar partisinin 3. olağan kongresinde “milat” müjdeleyen konuşmasını, herkes gibi ben de hayranlık ve şaşkınlıkla izledim. Aslında “haaayrannlık” ve “şaşşşkınlık”la demem gerekir, çünkü Sayın Başbakan’ın milat bereketi, uyandırdığı duyguları da katlıyor, ister istemez.

Milat, bildiğiniz gibi “doğum” demektir ve Sayın Başbakan, çoğalmasını istediği Türkiye nüfusuna örnek diye olsa gerek, hemen her yıl en az bir “milat”ta ısrarlı:

2003 yılını ulaşım alanında “milat” ilan etti. 2004 yılı, AB ile ilişkiler açısından “milat”tı. 2005 yılında yeni milat, eski TL’den sıfırların atılması oldu. 2006 yılında “Yeni milat biziz!” açıklamasıyla AB ile ilişkilerde yeni bir doğum muştuladı. 2007 yılının miladı, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesiydi.

Sayın Başbakan’ın Türkiye’de açtığı milat yarışmasının galibi, 2008’de GAP’taki yeni eylem planıydı. 2023’te öngördüğü milat ise, milat sıralamasında en başa dönerek yeniden “ulaşım” da bekleniyor.

Ama 2009’a yakıştırdığı ve unutanlara Türkiye’nin 7 bölgesi bulunduğunu anımsatarak başladığı kongre konuşması, el hakkaten ve bizatihi bir milat sayılmalı. Neyin derseniz, Başbakan’ın belagatında eksik olan “mizah”ın miladıdır, derim!

Sayın Erdoğan’ın, Türkiye’yi birleştirici, insanları kucaklaştırıcı, küsleri barıştırıcı, gönülleri titreten ve gözleri yaşartan muhteşem konuşmasında örnek gösterdiği tüm kişiliklerin, bilmem dikkatinizi çekti mi, ortalama İKİ paydaş özellikleri var, sayın seyirciler.

BİR: Sabahat Akkiraz haricinde hiçbiri artık yaşamıyor.

İKİ: Birkaç istisna dışında, hemen hepsi yaşadıkları dönemin ya resmi ya da baskın ideolojisine başkaldırmış muhalifler...

Ahmed Yesevi, din âlimleri tarafından sapkınlık ve dinden çıkmakla suçlanmış. Hacı Bektaş Veli’nin Sünni Selçuklu’dan da, Moğollardan da çekmediği kalmamış. Pir Sultan Abdal, 16.yüzyıl Alevi-Kızılbaş halkının Sünni Osmanlı devletinin başlattığı soykırıma karşı isyanın simgesi, bittabi asılarak cezalandırılmış. Yunus Emre’nin kan ve kıtlığın ortasına denk gelen yaşamında muktedir beylere karşı yoksulu koruyup Türkçeyi savunmak için göbeği çatlamış. Mehmet Akif, Mısır’a sığınmak zorunda kalmış, Nâzım Hikmet Rusya’ya... Said-i Nursi’nin cenazesi bile yok edilmiş. Necip Fazıl Kısakürek hapis yatmış. Cem Karaca, muhalif sanatçı kadrosundan yurttaşlıktan çıkarılmış. Muhalif sanatçı Ahmet Kaya’nın mezarı, Paris’te. vb. vb.

Mevlânâ da zaten yaşarken çekmediği çileyi, halen her sosa maydanoz gibi doğranarak çekmekte...

Sayın Başbakan’ın kimi din, kimi dil, kimi de ideolojik, ama hepsi baş koydukları davaya imanlı bu insanları, Türkiye’nin vazgeçilmez değerleri sayması, kuşkusuz hepsi rahmetli zevatın tarihteki muhalif kişiliklerini de hoşgördüğü anlamına gelir.

Ama Sayın Başbakan’ın kendi iktidar döneminde ve henüz hayatta olan muhaliflerin, tutuklu, tutuksuz ezalı ya da vergi cezalı olaraktan uğradığı hışma bakılırsa...

Sayın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın hayalindeki Türkiye tasvirinde, muhalefetin mazide kalmışını, muhalifin de mevta olmuşunu tercih ettiği söylenebilir.

Zaten Sayın Başbakan’ın Türkiye hayalini anlatmak için kullandığı “tüm samimiyeti”ni, “bütün hasbiliği”ni de ancak böyle bir tercih açıklar ve inanılır kılar.

Yoksa, bendeniz Sayın Başbakan’ın 3. Olağan kongresinde tekrar başkan seçildiği iktidar partisinin adını niye anmayayım?

Nasıl anayım ki? AK Parti yazsam, kendi doğruma ihanet edeceğim, AKP yazsam iktidarın emrine karşı geleceğim.

Ben de adını anmamaya karar verdim.

Belki bir gün gelir, bir Başbakan da bizlerin ardından bizleri Türkiye’nin olmazsa olmazları diye över...

Ve hatta belki de, umut dünyası işte, Türkiye’nin geçmişiyle geleceği, nihayet bugünkü egemene kafa tutabilenlerin ekseninde buluşur. Muhaliflere de yaşarken muhalefet hakkı tanınır belki bir gün, kimbilir?