Geliyorum diye diye geliyor...
Vatan · 6 Ekim 2009
En tehlikeli cehaletin kucağına oturan, çünkü göbek deliğini “arzın merkezi”, yarım bildiğini tam sanan ve “iş bitirici” kurnazlığı zekâ diye yutturanların yönetip, “bi şi olmaz abi” cilerin yönetildiği Türkiye’de bilen kimse kaldı mı, bilmiyorum: Yerküre, ortasında kaynayan sıvı ateşin üstü küllerden oluşan kabukla sarılı bir yuvarlaktır. Sıvı ateş üzerinde yüzen toprak kabuğun, ayaklarımızın altından her an kayabileceğini düşünmek için illaki bilim insanı olmaya gerek yoktur, vasat bir genel kültür yeterlidir.
Ama görünen o ki, Türkiye’nin kucağına oturduğu tehlikeli cehaletin sahipleri, bu vasat genel kültürden de yoksun...
Sayın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 28 Eylül’de İstanbul’da toplanan Ulaştırma Şûrası’nda , İstanbul Boğazı’na üçüncü köprü yapılacağını resmen açıklarken, başkent Ankara, Richter ölçeğinde 3.6 şiddetinde bir depremle hafifçe sallandı.
29 Eylül’da Güney Pasifik 8.3 şiddetinde sarsıldı ve Samoa’yı önce deprem, ardından tsunami vurdu.
30 Eylül’de Endonezya’nın Sumatra Adası, 7.6 şiddetinde bir depremle yıkılırken, Marmara Denizi de 3 ve 3.6’lık iki sarsıntıyla kıpırdadı. Aynı gün Peru’da da 6.3’lük bir deprem kaydedildi.
1 Ekim’de, henüz Sumatra’daki ölülerini sayamayan Endonezya’da Padang, 6.8 şiddetinde bir artçı sarsıntıyla yıkıldı ve hayatlarından umut kesilen binlerce kişi halen toprak altında...
3 Ekim’de bizim Muş 3.8 ile 2.9 şiddetinde iki kez ve ABD’nin Kaliforniya’sı da aşağı yukarı aynı derecede sallandı.
4 Ekim’de Filipin Adaları’nı 6.5 şiddetinde bir deprem vurdu, 5 Ekim’de bizim Elazığ hafifçe, 3.7’lik sarsıldı.
Ve dünden beri uzmanlar, Güney Pasifik’te oluşan deprem ve tsunami silsilesinin Kuzey Anadolu fay hattını tetikleyip Akdeniz kıyılarını tehdit ettiğini açıkladılar.
***
Kuzeyden güneyden tektonik plakaların kavşağındaki Türkiye’nin herhangi bir yerinde, her an çok büyük bir deprem olabilir. Ama bağıra bağıra gelen “ulusal” bir felaket var ki, o da uzatmaları oynadığımız Marmara depremi...
Türkiye’nin yetiştirdiği en üst düzeyde, en ciddi bilim insanlarının, Japon, Fransız, Alman ve Amerikalı meslektaşlarıyla birlikte yaptıkları araştırmaları, uyarıları 1999’dan beri hiçbir hükümet duymadı, okumadı. Hazırladıkları hiçbir önlem planı dikkate alınmadı. Oysa Marmara Bölgesi’nin beklediği depremin altında sadece ülkenin en büyük kenti değil, Türkiye’nin ekonomisi, rejimi, bağımsızlığı, hatta varlığı kalabilir.
Çünkü Türkiye’deki sanayinin, yatırımın, üretimin, kısaca ulusal servetin yüzde 70’i Marmara Bölgesi’nde. Ve bir ülke büyüklüğündeki İstanbul’u en zayıf yerinden, dibinden vuracak olan depremin sonuçları, sadece ölüm, yıkım, yangın olmayacak. 15 milyonluk bir nüfusun artıklarını şimdiden taşıyamayan kanalizasyonların patlaması sonucu, yeraltından yerüstüne çıkacak pisliğin içinde, içecek temiz suyu kalmayan bir halkın susuzluktan, salgın hastalıktan telef olmasına yol açacak. Dışkı ve ceset kokusuna dayanılmayacak. Neden böyle olacak? Çünkü İstanbul’da, enkazı yıllarca kaldırılamayacak çarpık ve aşırı bir yapılaşma, zayiatı çok yükseltecek bir nüfus yoğunluğu var.
Biliyorum, böyle olasılıklardan söz etmek, ne dillendirmek, ne de duymak açısından; hiç de hoş değil. Ama göz göre göre, hem bu kentte yaşayanlar, hem de bu kentin rantını yiyenler tarafından insan eliyle hazırlanıyor bu sonuçlar... “Allah korusun!” diye tahtalara vurmak yetseydi, “teck” tahtasından davullar çalıp dolanan Müslüman Endonezyalıları korurdu Allah. Türkleri aptallık ve cehaletten korumadı, elbette depremden de korumayacak!
***
Bina ve nüfus yoğunluğu mutlaka azaltılması gereken İstanbul’u, Boğaz’a üçüncü köprü, dördüncü köprü kondurmak ve yok “finans merkezi” ydi, yok Merkez Bankası’ydı diye başkent oldurmak hayaliyle, zaten aşırı nüfusuna fazladan beş milyon eklemek için kolları sıvayanlara, “Bir Gün Gece” (*) romanımı okumalarını öneririm...
“Depremini Bekleyen Şehir” (*) aptallığın ve cehaletin bedelini elbette ağır ödeyecek. Ama bu bedeli hazırlayan devletliler kadar değil!
(*) Literatür Yayınları,2008
(**) Aykut Barka/Ali Er, Om Yayınları, 2002