Mardin yollarında
Vatan · 26 Ekim 2009
Hani her şey ters gider, kan ter içinde düzeltmeye çalışırsınız da... Sonra birden dağılır bulutlar, yenilir zorluklar, başınıza çiçek yaprakları dökülür gibi güzel sürprizler yağar ya...
İşte böyle başladı benim de Mardin’e ilk yolculuğum.
Tansel, yıllardır “Mardin de Mardin!”, diye tef çalıyor, Aslıhan, “Ay oradaki kızıl saçlı küçük kızlara bayılacaksın,” diyordu.
Bir ara, ciddi olarak gitmeye niyetlenmiştim ki, Bilge Köyü’nde kırk küsur kişinin öldürüldüğü katliam oldu, “Yahu bilgeliği buysa, almayayım, kalsın,” deyip caydım. Üstelik, kafamı yıllardır “bütün din ve etnisitelerin barış içinde yaşadıkları küçük cennet” klişeleriyle ütüleyen dostlarımı reklamcılıkla suçladım.
Ta ki Türkiye’deki düşman kardeşliği soruşturan bir Alman gazeteciyle konuşacak laf kalmayınca, kendimi “yani her yerde de birbirini yemiyor bizimkiler” tadında, “Bir Mardin varmış, bütün dinler ve etnisiteler orada uyum içinde yaşarmış...” derken bulana kadar... Araya bir de “Valla ekim ayında bi gidip bakıcam” falan da sıkıştırmışım galiba. “Ay ben de geliim!” demesin mi, bizimki?
Adam ciddi mi ciddi, arkadaşım olur, iyi tanırım, söz ağızdan çıktı mı tutulur takıntısı var, ne de olsa Alman, üstelik Fransız ekolünden, dolayısıyla ısrarcı... Aradan aylar geçiyor, unutmuyor, elektronik postalar, uydu telefonları falan, “uçaklara baktın mı, otellere baktın mı?” dırdır da dırdır, başımın etini yiyor.
Bu arada kendisi, bizim eller için pahada ağır bir kültür gazetecisi olur, Kanada’dan Yemen’e dünyayı harmanlar, zaten Mardin’e de New Mexico’daki Kızılderililerle röportajdan geliyor. Adama rezil olmamak için oturup resmen Mardin çalışmak, onun iki ay öncesinden aldığı bilete uçak bulmak falan zorunda kaldım. Hani neredeyse saatlerimizi senkronize edeceğiz!
Ne var ki otel işini, “sen bana bırak!” deyip,serde Türklük var ya, son haftaya sarkıtmak gafletinde bulundum.
Meğer yurdumun insanı tam da bizim gittiğimiz gün Mardin’e çıkartma yapıyormuş : Oteller tıklım tıklım, hiç boş yer yok. Yahu ne oluyor, dedim, kimi “Mezopotamya Rallisi” dedi, kimi “Türk, Kürt ve Süryanilerin yaşadıkları barış turizmi...”
İkinci seçenek aklıma daha yattı, çünkü biz de aynı nedenle gidiyoruz Mardin yöresine. Özellikle Alman gazeteci arkadaşım, bölgeden 100 bini Almanya’ya göçen toplam 400 binlik bir nüfustan geriye kalan hepi topu 3 bin Süryani’nin nasıl olup da ana vatanlarını terk etmediklerinin, yüz binlerce göçmenin bulamadığı huzurdan onların ne anladığını merak ediyor...
Sonuçta berbat bir otelde rezervasyon yaptırabildim. Kapağı Mardin’e bir atalım, durumu düzeltebiliriz belki, umudu içindeydim. Gerçekten de öyle oldu.
Güzel sürprizler, tıklım tıklım dolu uçakta başladı. Yolcuların yarısı gazeteci tayfası, aralarında sanatçılar, iş adamları var, ama ben niye bunca kişi Mardin’e gidiyor, henüz bilmiyorum. Burhan Öcal’a rastlıyoruz, küçük bir orkestrayla yolculuk ediyor. Meğer Alman arkadaşımla tanışıyorlarmış, biz de birbirimizi okur/dinler, severmişiz uzaktan. Cana yakın, sımsıcak bir sanatçı Burhan. “Gece konser var, siz de gelin...” diyor.
Hiç kaçırır mıyız ? Elbette gideceğiz de, ne ben, ne de Alman arkadaşım anlayabildik hâlâ, bu kalabalık niçin Mardin’e gidiyor. Zaten Burhan Öcal da pek haberli sayılmaz, konserin nerede ve kaçta olacağını varınca öğrenecek, biz de ondan öğreneceğiz.
Mardin’e vardığımızda, ikinci güzel sürpriz, bütün yolculuklarımıza eşlik edecek taksi şoförüyle tanışıyoruz. “Ben Abdullah, ama Apo derler” diyor ve Türkçe, Kürtçe, Arapçanın yanı sıra şakır şakır da Almanca konuşuyor. Yıllarca Almanya’da yaşamış Apo, dünyanın en sevimli adamı. Benim gazeteci arkadaş, sevinçten havalara uçuyor. Çünkü ben döndükten sonra, o bir hafta daha kalacak, çevirmen sorunu böylece çözülüyor.
Berbat otel rezervasyonuna rağmen Mardin gezisi iyi başladı.
Gerçekten büyülü bir yere geldim galiba, haydi hayırlısı. Hele ilk gece, Dara’daki antik sarnıçtaki perküsyon konserinden sonra, bu büyü meselesine galiba inanacağım. Devamı yarına.