Mardin karşılaması
Vatan · 27 Ekim 2009
“Herkes” sözcüğü nasıl “hiç kimse” demek olan bir belirsizliğin çoğulunu ifade ediyorsa, son yıllarda pek moda olan “hoşgörü” lafı da aslında “horgörü”yü içeren bir üstünlük halidir. Zaten “hoşgörü”nün bire bir karşılığı Latince “tolero”dan üretilen “tolerans” olup, yabancı maddeye, “öteki”ne tahammülden ibarettir.
İşte bu yüzden sevmem ben “hoşgörü” sözünü. Çünkü bilirim ki büyük küçüğü hoşgörür ve büyüğü küçükten, esası taliden, hele Osmanlı’nın dillere destan toleransı, Müslüman olanı olmayandan üstün gören toplumsal ayrımcılığın ta kendisidir.
Mardin, “kültürlerin buluştuğu, taşların konuştuğu hoşgörü şehri” olarak tanıtılıyor, tur rehberlerinde. Tarihte kimin kime ne kadar tahammül ettiğini anlamak için kimlerin göç edip kimlerin kaldığına bakmak yeterli. Günümüzde kimin kimi hoşgördüğü belli de, neyi ne kadar hoşgördüğü pek belli değil: Turizme açılmak için çabalayan 130 bin nüfuslu kentte -bittabii ilçeleri ve köyleriyle 745 bin nüfusa ulaşan çevresinde de- yasal hiçbir engel olmamasına karşın bir restoran hariç hiçbir lokanta ve hiçbir otelde alkollü içecek servisi yok. İçkili restoran açmak isteyen çok, ancak mahalle baskısı yüzünden cesaret edemiyor. Birahane yok, bar yok, diskotek yok, kentte hayat akşam sekizden öteye duruyor, sokaklarda in cin top oynuyor. Oysa bu topraklar, nefis üzümlerin yetiştiği ve Süryani Shiluh şarabının 2 bin yıllık bir geçmişi olan bölge. Süryani nüfus 1970’li yıllardan öteye yoğun olarak Avrupa’ya göçünce, bu bağlar Müslüman halka geçmiş ve çoğu yakılmış ya da sökülmüş.
Başka bir deyişle, Mardin’de genelinde alkollü içki, özelinde şaraba hâlâ hoşgörü yok, ama henüz yüz yıl önce yarım milyona yakın nüfusundan kala kala 3 bin civarında kalan Süryanilere var: Kendileri için şarap yapmalarına ve evlerinde içmelerine ses çıkarılmıyor! Yeni yeni canlandırılmaya çalışılan ihracat şarapçılığına da tahammül ediliyor, bağlara yatırım yapanlar hoşgörülüyor, ancak ürettikleri şarabı dışarı satmaları tercih ediliyor...
***
Oysa Mardin’de, kamuya açık ticarethanelerde içirtilmeyen yöre şaraplarının nefasetine dair bir propagandadır, gidiyor! Eğer bulabilirseniz, gerçekten hoş içimli tek bir şarap var aslında, iki değil... O da yalnız kırmızısı. Öyle beyazmış, rozeymiş falan gibi bir çeşitliliğin, henüz efsanesi bile yok.
Mardin şarabı efsanesi, devletin temsil edildiği özel günlerin de “mostralık” modernite göstergesi. Kente vardığımız günün gecesi, uçaktaki kalabalığın nedenini de nihayet öğrendik: GAP’tan sorumlu Devlet Bakanı Cevdet Yılmaz, bölge milletvekilleri, MÜSİAD üyeleri, sanatçılar ve gazeteciler, gelecek yıl bienal halini alacak bir festival için akın etmişler Mardin’e. Burhan Öcal’ın vereceği konserin peşine takılan biz de kendimizi Dara harabelerinde, antik bir sarnıcı tıka basa dolduran kalabalığın arasında bulduk. İşte orada, GAP’tan sorumlu bakan beklenirken, resmi davetlilere bakır taslar içinde Mardin şarabı sunulduğuna tanık olduk ve davetsiz konuk sıfatıyla tatmak gafletinde bulunduk. Feci mantarlanmış (buşone) olması bir yana, sirkeleşmesine çeyrek kalmış şarabı tas tas içebilen davetlilere pek şaşırdık. Ama ne bakan, ne MÜSİAD, ne de zaten hiçbir “resmi”nin dudak değdirdiği şarabın, kamuya açık alanlarda hiç içilmediğini öğrenince, festivalden festivale “mostralık modernite” simgesi olarak sunulduğunu, bulanın da buşone ya da sirkelik, “Demek Mardin şarabı böyle...” diye gövdeye indirdiğini anladık.
***
Ne gariptir ki GAP’tan sorumlu Devlet Bakanı Cevdet Yılmaz’a, Mardin’de ilk kez bin beş yüz yıllık bir su sarnıcında rastladık, ikinci kez ise 2012 yılında bizzat üyesi olduğu hükümetin kararıyla baraj suları altında kalacak 12 bin yıllık Hasankeyf harabelerindeki sergide. Bilmem Sayın Bakan, o tarihi sarnıçta Burhan Öcal’ın muhteşem konserini izlerken, kendisinden sonraki bakanlar için artık tarihi Hasankeyf’te sergi açılamayacağını düşünüyor muydu?
Düşünmediyse, düşündürmek isterim. Mardin notlarımı aralıklarla sürdüreceğim.