Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2009

Uzaydaki Türkiye

Vatan · 10 Kasım 2009

Dün sabah, dünyaya uzaydan baktım. Ne tırmandım, ne de uçtum. Kafamdaki yıldızlardan seyrettim mavi gezegenimi. Beynimin teleskopuyla uzun uzun inceledim, memleketimi.

Bu satırlarla edebiyat yaptığımı sananlar, insan beynindeki sistem merkezlerinin, Güneş Sistemi’ndeki yıldızlara denk dağılıp dizildiğini bilmeyenlerdir. Mars’a giden teleskopu üreten, dünyaya bakmak için Google Earth’ü düşünüp kuran insan beyni, elbetteki en mükemmel teleskopu içinde taşır. Kimi farkındadır, kimi değildir.

Ben farkında olanlardanım.

Dün sabah, uzaydan Türkiye’ye fokusladım beynimi.

Gün, Atatürk’ü anarak başladı. Yurdum insanı, kahramanının 57 yıllık kısacık ömründe başardıklarını, 71 yıldır unutmuyordu.

Yurdum insanı unutmayınca, anımsamak istemeyen muktedirler de unutmamış gibi yaptılar. Mezarına gidip çiçek miçek bıraktılar, papağan gibi tekrarladıkları hamasi açıklamalarını yaptılar, her yıl çektikleri nutukları, beyin dondurucularından çıkarıp, şakıdıktan sonra yine dondurdular.

Hani malzemenin üstünde tazelik çipi olsa, mavinin kokmuşunu gösterirdi elektronik halka, hem de ne zamandır...

Savarona çoktaaan satılmış, öldüğü Dolmabahçe Sarayı’nın temelleri Swiss Hotel’in kanalizasyon sularında çürüyordu, ama ne gam.

Atatürk yasından sonra günlük gailelerine daldı, memleketim:

İnsanlık kaçkını 9 adet PKK’lının belediye otobüsünde hayatını yaktığı 17 yaşındaki Serap’ın anısına, TBMM’de Kürt açılımı yapıldı. Bir viranede açlıktan ölen gaziye üzülündü. İslam Konferansı, Ergenekon davası, ülkemde asıl demokrasiyi savunan, temsil eden ve gerçekleşmesi için çalışan YARSAV Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu ile bir ağır ceza yargıcı, Osman Kaçmaz’ın meslekten ihraç etmesini talep eden Adalet Bakanlığı konuşuldu.

Beynimin uzayında uzaklaşıp, daha ırak bir yıldızdan, global baktım dün, memleketime.

Ve küresel tiyatroda, Türkiye’ye hangi rolün biçildiğini, nasıl oynatıldığını anladım.

Daha doğruyu söylemek gerekirse, küresel politikada kendisine biçilen rolü harfiyen oynarsa, ulusal politikada ne yaparsa yapsın göz yumulacağını iyi anlayan muktedir kurnazlığı kavradım.

Türkiye’nin içerde Kürtlere, dışarda Ermenistan’a ve İran’a yaptığı açılımlar aslında bölgedeki gerginliği hızla, ABD’nin Irak’tan çıkışına kadar, enerji yollarının güvenliğini sağlayacak biçimde gidermeyi amaçlıyor. İsrail’e efelenmeler bile, İsrail’in kaprislerinden bıkan, ama ABD’deki lobilerine doğrudan kafa tutmak istemeyen Obama yönetiminin rızasıyla yapılıyor. ABD tarafından dizayn edilmiş olsa bile AB’nin yanı sıra, Rusya’nın da onayladığı bu politikaya, ne karşı gelebilir, ne de alternatif üretebilir Türkiye. Dolayısıyla bölgedeki gidişatın değiştirilemeyecek gerçeklerine uyum sağlamak ve kendi aralarında konsensüs sağlayan küresel efendilerin verdiği rolü oynamak zorunda. Başka şansı yok. Zaten başarıyla oynuyor.

Ancak...

Küresel alanda kazandığı başarı, ulusal alanda kırılmalara yol açıyor, çünkü adaletsizlik duygusunu pekiştiriyor, hakkaniyet istemi ve vicdanları yaralıyor.

Hal böyleyken, bölge politikasında aferin aldığı efendilerden, iç politikada hacamat ettiği demokrasiye ses çıkarmama sözü alan iktidar, bu süreçten muhaliflerini hukuksuz yöntemlerle bertaraf etmek, yandaş olmayan yargıyı ve medyayı bitirmek, zaten yargıyı siyasallaştırmak, yandaşlarına sermaye aktarmak, hatta rejimi yeniden dizayn etmek için yararlanıyor.

Oysa...

Bir gün mutlaka ulusal alanda yarattığı kırılmaların ve iç politikada yaptığı yanlışların, özellikle de kapıldığı “Ben yaparım, olur!” fütursuzluğunun hesabını verecektir. Ve o gün, küresel efendilerin inayeti, ulusal hezimetini kurtaramayacaktır.

Bugün TSK’nın üst yönetimi, otuz yıllık bir savaşa profesyonel ve gönüllü sistemiyle değil, zorunlu askerleri sürmekle toplumsal vicdanda biriktirdiği acıyı nasıl bir “yeter”le ödüyorsa...

Politikacılar da o acıyı hiçe saymanın bedelini ödeyeceklerdir.