Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2009

Açılımın açısı

Vatan · 16 Kasım 2009

Doğu’da gün erken batar, kar erken yağar.

Erken basan karanlık mıdır kışı tez çağıran, yoksa soğuk bastıracak diye mi çabuk kaçar güneş, bilinmez.

Ama doğuya yokluk her yerden önce, varlık her yerden sonra varır...

Geç açan çiçekler erken solar, çocuklar erken büyür, erken yaşlanır. Kışın amansız soğuğuna dayanan yazın kavurucu sıcağında kurur ve belki de kar, onca yoksulluk, onca yoksunluk ve çile çile örülmüş makûs bir talihin üstünü örtmek için tez yağar...

Oysa her zaman böyle olmamış, Doğu’nun da güneşi parlamış, bugün olanaksızla umarsızın kol kola gezdiği o topraklar da talihi yaşamış, tarih yazmıştır.

Ne gariptir ki bugün hâlâ doğuda barınan, “güzellik” diye adlandırılan ve haşmetiyle övülen her şey, insan eliyle yapılmış ise tarihe aittir, doğanın marifetiyse insan eli değmemiş bekâretine borçludur, sürdürebildiği varlığını.

***

Başka bir deyişle Doğu’nun güzellikleri hep geçmiş zamana dairdir ve şimdiki zaman, o güzellikleri yıkmadıysa, üstüne bir taş bile koyamamıştır. Koymaya kalktığı her taş da ya güzelliği yok etmiş, ya da sırıtmış, asla devam ettirememiştir.

Örneğin Mardin.

Güneydoğudadır, belki çok yağmaz kar, ama doğuludur, karın basmadığını kurak basar, aynı kaderi paylaşır: Günümüzde, Mardin’i gidilesi ve görülesi kılan her şey, Mezopotamya ovasının bereketinden mimari uygarlığına, geçmişte kalan, eski olandır.

Çağdaş Mardinlilerin, tarihi kentin hemen yanına kurdukları “yeni” şehrin ucubeliğine bakarken, bu insanların eski şehri kuranların torunları ve aynı uygarlığın varisleri olduğuna inanmak gerçekten zor, hatta imkânsızdır...

Üstelik, sadece yapı sanatında değil, gelenek ve görenek demek olan yaşam biçiminde de bir gerilemeyi içeren bu bellek kaybı, Mardin’e özgü değil.

***

Bugünkü Mısırlıların Mısır piramitlerini, İstanbulluların da İstanbul’u kuranlardan hiçbir iz, hiç bir kalıt taşımadıkları kesin.

İşte bu yüzdendir ki Mardin’in çağdaş sahipleri, “kültürlerin buluştuğu, taşların konuştuğu hoşgörü şehri”yle övünürken, geçmişteki kültürlerden, taşları konuşturanlardan çoğunun kaçıp gittiği boş konaklardan, yüz seksen bin Müslüman’ın varlığını “hoşgördüğü”, yani tahammül ettiği üç bin Süryani’den söz etmektedirler.

Mardin, gerçekten görülmesi ve korunması gereken bir kent. Görülmesi için korumak, korunması için her şeyden önce tarihine sahip çıkmak gerekiyor ki, böyle bir atılım da Mardin’i mesken tutan, taş oyası kentin güzelliğine vurulan maddi ve manevi yatırımlarla gelişmesine çalışan insanlar sayesinde mümkün olacak. Bu insanların ezici çoğunluğu da Mardinli değil, Türk ya da yabancı, hemen hepsi “dışından.”

***

Bunlardan birini tanıdım ve gönülden bağlandığı Mardin’e, yöreye ilişkin bilgisine, tutkusuna hayran kaldım: Arkeolog Mesut Alp.

Yöredeki her taşın tarihini biliyor, her karış toprağın efsanesini buluyor, uyuyan bir belleği uyandırıp gelecek kuşaklara bırakacak öyküsünü anlatıyor, yazıyor.

Mardin’e bağlı Kızıltepe’nin mimari, sosyolojik ve antropolojik yapısı, tarihten bugüne evrimi, onun yazdığı metin, Selmet Güler’in fotoğraflarıyla gün ışığına çıkarılmış, Kızıltepe, bir kimlik ötesinde, bir kimlik bilinci kazanmış adeta.

Kızıltepe Belediyesi’nin yayınladığı kitap, Kürtçe ve Türkçe, iki dilde yazılmış: Qoser/Kızıltepe, diye... Mesut Alp, nedense takma isim kullanmış kitapta. Ama pişman. İkinci kitabını, kendi adıyla yazacak.

“İşte açılım bu!” dedim kendi kendime, kitabı okurken. Defalarca yazdım: Demokrasi, binicisine göre koşan bir yarış atına, ekilene göre biçilen bir toprağa benzer. Halkın eğitim ve kültür düzeyi, demokrasinin kalitesini belirler.

Türklerin ve Kürtlerin barış içinde, kardeşçe, eşit yurttaşlık bilinciyle yaşayabilecekleri bir düzen, ancak tarafların demokrasi fikrini içselleştirebilmeleriyle mümkündür. Bu da yalnız eğitimle, kültürle edinilir. Önce kitaplar açılmalıdır.

Kendi kafasında demokrat olmayanlar, bilgiye kapalı zihinler birbirlerine ancak rövanş duygusuyla açılır, bağışlayıcı olamazlar.