Gerçek açılım referandum
Vatan · 25 Kasım 2009
Türkiye Cumhuriyeti’ni Kürt’ü, Laz’ı, Çerkez’i, Sünni’si, Alevi’si, tüm etnisiteler ve dinlerden Türkler, birlikte kurdu. Hatta Cumhuriyet’in kurumsal ve bilimsel altyapısını oluşturmakta büyük emeği geçen Yahudiler, Lozan Antlaşması’nın kendilerine tanıdığı “azınlık” statüsünü reddederek, “Biz Türk yurttaşlarız, herhangi bir ayrıcalık ya da azınlık hakkı istemiyoruz!” dediler.
Bu ülkede Cumhuriyet’i kurmak ve korumak adına çok insanın canı yakıldı, çok isyan bastırıldı, gereksiz ve ölçüsüz şiddet kullanıldı, acılar yaratıldı, gaddarlık efsaneleri yazıldı. Bütün bunlar doğrudur ve Türkiye tarihi, bir şiddet tarihidir.
Ancak asla unutulmaması gereken iki gerçek var:
Bir: Dünyada, tarihini “şiddet”le yazmayan tek ülke yoktur.
İki: Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihi, eğer göbek deliğini bırakıp biraz dünya tarihine bakan kişiler tarafından tartışılsaydı, şiddet sınıfında -demokraside olduğu gibi- sonuncular arasında yer alırdı. Çünkü krallıktan cumhuriyete dönüşen tüm toplumlarda, Türkiye’dekiyle kıyaslanamayacak ölçüde daha fazla kan dökülmüş, katliamları saymanın gereksizleştiği iç savaşlar yaşanmıştır.
Bizim cumhuriyet tarihimizin öteki cumhuriyetlerden tek ve heyhat!.. çok acıklı farkı, dökülen kanların, yanan bağırlara taş basarak yapılan fedakârlıkların cumhuriyeti korumaya yaramamış olmasıdır! Başka ülkelerde şiddet, hiç olmazsa rejimi güçlendirmeye, isyandan caydırmaya, yeni kuşakları heba olmamak üzere bilinçlendirmeye yararken, bizim cumhuriyetimiz zayıflamıştır...
\*\*\*
Bizim cumhuriyetimiz, ölçüsüz şiddetle bastırdığı isyanlar sonucunda ne cehaletten kurtarabildiği, ne de refah ve demokrasiyle yaralarını sarabildiği toplulukların rejime daha çok düşman kesilmesine yol açtığı gibi, kaderini değiştiremediği insanların isyanını önlemek için verdiği popülist tavizlerle, rejimi savunmak uğruna can verenlerin de “boşu boşuna öldüğü” fikrini yaratmıştır.
ABD, AB ve Rusya’nın üzerinde anlaştığı “bölge istikrarı” projesi gereği, zaten Kuzey Irak’ta ve Suriye’de tutunamaz hale gelen, dolayısıyla sonu gelen PKK’yı çok yakında kayıtsız şartsız teslim alabilecekken: Alelacele, ödüllendirir gibi davul zurnalarla karşılayıp sözde silah kullanmamışlara af sözü vermek, bu devlet uğruna oğullarını kızlarını feda edenlerin acısını hiçe saymaktan gayrı, bugüne kadar devlete güvenmiş, karşı gelmemiş, silahsız ve külahsız, ama vicdan sahibi tüm insanları isyana kışkırtmaktır.
O insanlar ki, Kürt’ü, Laz’ı, Çerkez’i ve tüm etnisiteleriyle Türk üst kimliğinde birleşmiş, cumhuriyetin uygarlık değerlerini benimsemiş, ülkenin gerçek tabanını oluşturan “ulus” un ta kendisidir.
İkide bir “çoğunluk iradesi”nden dem vuran Başbakan Erdoğan ve AKP hükümeti, aslında alt kimlik, üst kimlik, Türkiyeli’lik tartışmasıyla başlatılan Kürt açılımını, halkoyuna sunmalıydı.
Henüz geç değil!
\*\*\*
Çünkü çoğunluğun iradesi mi, değil mi diye düşünmeden başlatılan Kürt açılımı, devletin bunca yıllık savaşımını inkârla PKK’yı sahiplenen Kürt milliyetçiliğinin promosyonuna dönüştü, artık. Azgın bir azınlık, “Hazımsıza demokrat ol demişler, osurmuş!” benzetmesini haklı çıkaracak bir hoyratlıkla, bu ülkede “Türküm!” demeyi bir utanç gerekçesine dönüştürerek tedavülden kaldırmaya çalışmaktadır.
Oysa bu ülkenin belkemiğini, tabanını, yere gelmeyecek sırtını oluşturan, tüm yurttaşlar için demokrasi, yasalar önünde eşitlik isteyen, zaten barış içinde yaşayan insanlar, Türk diye anılmaktan gocunmuyorlar. Ve Türk milliyetçiliğine vermedikleri primi Kürt milliyetçiliğine vermeye hazır değiller.
Kürt sorununu en sağlıklı ve meşru yöntemle çözmenin yolu, halkoyuna başvurmaktır. Türkiye yurttaşlarının Türk üst kimliğine ve Kürtlerin ayrı bir millet olarak tanınmasına dair iki sorulu bir referandum, bugün havanda su dövdüren tartışmaları bitirecek, hangi istemin azınlık, hangi istemin çoğunluk iradesi olduğunu gösterecektir.
Ama daha önemlisi, ya azgın azınlığın sesini kesecek ya da sessiz çoğunluğun patlamak üzere olan öfkesini, barışçıl yoldan, uygarca bir ayrılığa yönlendirecektir.
Bu kadar basit.