Çocukları söndürmek
Vatan · 1 Aralık 2009
Nusaybin’e 30 km. uzaklıktaki Dara harabeleri, her zaman harabe değildi...
Mezopotamya uygarlığının en önemli yerleşim merkezlerinden biri olup, tarihi, muhteşem şehircilik mimarisinin ilk taşını kimin koyduğu bilinmeyecek kadar eski. Ancak Dara adını, Hz. İsa’dan 550 yıl kadar once doğduğu tahmin edilen Pers Kralı Darius’tan aldığı ve kentsel gelişiminin Pers egemenliğinde başladığı biliniyor. Büyük İskender’in orduları Persleri yendikten sonra, Dara sırasıyla Seluk’ların (Seleucides), Roma’nın, Bizans’ın, Sasani Krallığı’nın ve Osmanlılardan öte Türklerin eline geçiyor.
Muazzam bir yüzölçümüne yayılan Dara, yer altı ve yer üstü yerleşkeleriyle ikiz bir kent aslında. Oysa bugün, Dara’nın yerinde mütevazı Oğuz Köyü var.
Ve Dara’nın tarihteki ihtişamı ile bugün üzerine kurulan Oğuz Köyü’nün haline bakıldığında, bir zamanlar Mezopotamya’yı zirveye taşıyan insan uygarlığının da nereden nereye gerilediği çok net anlaşılıyor...
Oysa insan zekâsı ve vücut gelişimi gerilemedi. Tam tersine. Hatta Oğuz Köyü’nün çocukları, antik Dara çocuklarından kuşkusuz daha uzun boylu, daha güçlü, daha zeki, hatta daha donanımlı!
Bir ay önceydi.
Vakit akşam, Dara harabelerinin gömüldüğü karanlığın üzerine Oğuz Köyü’nün cılız ışıkları doğmuş, nedense hepsi simsiyah resmi Mercedes’lerin güçlü farları, GAP’tan sorumlu Devlet Bakanı Cevdet Yılmaz’ın konser dinlemeye geldiği antik su sarnıcını aydınlatıyordu. Köyün delisi ve çocukları, elbette içeri alınmadıkları konser ile göremeyecekleri Bakan’ın çevrede yarattığı telaşı seyre gelmişlerdi.
Yırtık papuçları, onlar büyüyünce küçülmüş hırpani kılıkları ve pırıl pırıl gözleriyle birbirinden sevimli, dünyanın en güzel çocuklarıydılar. Çoğunun burnu akıyor, bazısı kötü öksürüyordu.
Meslektaşım Harald Brandt’la aramızda konuşmasak bile, yanlarında dururken öyle, onların bildikleri insanlara benzemiyorduk. Merakla incelediler bir süre, sessizce. Sonra Alman arkadaşımın asla anlayamayacağı bir İngilizceyle, kim olduğumuzu, nereden geldiğimizi sorguladılar. Ben Türkçe yanıtlayınca, yabancılığımızı garipsemedikleri kadar şaşırdılar. Oysa içlerinden biri, kuşkusuz söyleyecek sözü olanı, değme okumuş yazmışa taş çıkartan bilgiç Türkçesiyle lafını bitirdiğinde, asıl ben şaşırdım...
Adı Necmettin Güneş, 13 yaşında, Dara İlköğretim Okulu öğrencisiydi.
“Okulumuzda bireysel bilgisayar olsa, ne projeler üretiriz” diye başladı söze. “İki projem var, size anlatmak isterim” diye sürdürdü.
“Anlat bakalım!” dedim.
Derin bir soluk aldı ve kelimesi kelimesine (çünkü not aldım!), bakın neler söyledi: “İletişimin kişisel motivasyon üzerindeki etkisiyle ilgili bir projem var. Proje, bu etkiyi kanıtlamayı amaçlıyor...”
“Eeee...” diyebilmişim, ağzım bir karış açık.
“İkinci projem de orman yangınlarını önlemek üzerine” diye dikleşti, gururla.
Sevimli mi sevimli bir oğlan çocuğuydu. Sarılmak istedim birden, ama tuttum kendimi, gülümsemekle yetindim: “Ama burada orman kalmamış, senin proje için biraz geç değil mi Necmettin?”
Yanıtı bir ders niteliğiydi:
“Projelerim bölgeyle sınırlı değil, tüm Türkiye’ye yararlı olmak istiyorum!”
Necmettin Güneş, olgun ve düzgün Türkçesini, ufku açık düşüncesini kuşkusuz çok iyi öğretmenlerine borçlu. Üstelik, yokluğa rağmen var eden öğretmenler, onlar. Çünkü Dara İlköğretim Okulu’nun her sınıfında 45 öğrenci okuyor. Tüm okul için 20 bilgisayar var, ama sadece 6’sı çalışıyor, ötekiler arızalı. Çalışan 6 bilgisayar da bazen çalışıyor, bazen çalışmıyor... diye anlatırken çocuklar, pat diye elektrikler kesilmesin mi?
Oğuz Köyü, Dara’daki sarnıcın kapısında Türkiye’nin en büyük elektrik santrali GAP’tan sorumlu Bakan Bey bekleyen köy çocuklarıyla birlikte antik karanlığa gömüldü. Ben de düşüncelerime...
O çocukları o karanlıktan kim çekip çıkaracak?
Pırıl pırıl zekâlarının tabular, töreler ve yoksulluktan beslenen terör tarafından söndürülmesini kim engelleyecek?
İdealist Türk öğretmenlerin hiç olmazsa evrensel bilgi ektiği bu çocuklara, Ege’de, Marmara’da iş tutup Güneydoğu’ya hiçbir yatırım yapmayan Kürt zenginlerin de bir şeyler vermesi gerekmiyor muydu?
Oğuz Köyü’nün delisi, Türkçe değil, Kürtçe naralar atıyordu, çünkü...