Gençler de eskiyi özlerse...
Vatan · 9 Aralık 2009
Selamlar Mine Hanım,
Bir “Özal dönemi” çocuğu olmama rağmen, Türkiye’nin eski, onurlu günlerini özleyenlerdenim.
Cumhuriyet kurulduğunda cepte para mı vardı?
Yahut Kurtuluş Savaşı verilirken elde silah mı vardı?
Fakat dağlar gibi sarsılmaz, sağlam bir yüreğimiz, onurlu bir duruşumuz vardı, üstelik Osmanlı’nın borçları bize miras kaldığı halde!
İyi hatırlıyorum, Türkiye 90’lardan itibaren ithal mal cennetine dönüşmeden once ürettiğimiz ve tükettiğimiz mallar yerliydi.
Safranbolu ve Bartın (Safranbolu baba, Bartın anne memleketi) ve bu şehirlerin köyleri bolluk, bereket içindeydi. Her yaz giderdik İstanbul’dan Safranbolu’ya ve yaz sonu, üzüm bağlarında üzümler ağırlıklarından yerlere sarkardı. O topraklar sürülürken, “kemre” ya da “mayıs” olarak da bilinen doğal gübre, yani sığır dışkısı kullanılırdı.
Dağlarda sular gürül gürül akardı.
Safranbolu’nun köylerinde ve hatta tarihi şehir merkezinde rahatlıkla görebilirsiniz, çok gelişmiş bir sulama sistemi vardır. Dağlardan çıkan sular, su kanalları ve arklar vasıtasıyla bütün köylere ulaştırılır.
Şimdi ip gibi kalmış o gürül gürül akan sular...
İnsanoğlu, tabiattan koptukça vahşileşir.
Bir tabiatla iç içe yaşadığımız o günlerde inşa ettiğimiz binalara bakın, bir de şimdikilere!
Eski kent dokusunu koruyan her Türk şehrinde binalar doğayla öylesine bütünleşmiştir ki, uzaktan baktığınızda dağlara, tepelere, ovalara kurulmuş kentlerimizi yerden kendiliğinden bitmiş zannedersiniz.
Eski mimarimizde doğaya ve insana saygı vardır.
Hiçbir evin manzarası bir diğerininkini kesmediği gibi, her binanın insanın yüreğini ferahlatan meyve ağaçlarıyla dolu bahçeleri vardır. Ayrıca hiçbir ev sokağı kendine göre şekillendirmez, aksine sokağın şekline uyar!
Keşke vaktinde, insanlarımızın kentlere göçmesine gerek kalmadan her bir köyümüzü ve her bir kasabamızı kendi yerinde geliştirip o güzel değerlerimizi koruyabilseydik. Eğer bunu başarabilseydik, bugün İstanbul, İstanbul olmaktan çıkmazdı, mesela!
Denizlerimiz kirlenmez, havamız boğucu hale gelmezdi. Ama atalarımızın olgunluğunu devam ettiremedik ve hem doğaya, hem kendimize olan saygımızı kaybederek, huysuz, asık suratlı, birbirine güvenmeyen bir toplum haline geldik.
Halbuki ne güzeldir köylerimizdeki samimiyet ve sıcaklık ve ne zariftir İstanbul terbiyesi!
Bize çok şey kaybettirdi bilinçsiz sanayileşme. Köylüyü geliştiriyorum derken köyleri boşaltanlar ne büyük bir vebalin altına girmişlerdir...
Kentlerimizi köyleştiriyoruz ve bunun sonucunda köylerimizde olmayan, ne idüğü belirsiz bir kültürsüzlükle karşılaşıyoruz: Varoş...
***
Bana zaman zaman çok güzel mektuplar yazan Güneyhan R’nin şikâyetnamesi, bu köşeyi “severek” okuyan hemen herkesin katılacağı düşüncelerle böylece sürüp gidiyor, dostlarım.
“Özal dönemi” ipucundan yola çıkarak şöyle bir hesap ettim, sadece mektuplarından tanıdığım Güneyhan’dan en az yirmi yıl önce doğmuş olmalıyım. Ama benim “biçim” diyeceğim yerde genç okurum “şekil”, “oysa” diyeğim yerde “halbuki” diyor, “aracılığıyla” değil “vasıtasıyla” diye düşünüyor, “doğa” sözcüğünü kullanıyor, ama “tabiat” da yer etmiş belleğine, vb...
Belli ki Güneyhan, çağdaş Türkçe’yi gayet iyi biliyor ve eski kelime dağarcığı da zengin.
Oysa Güneyhan’dan en az yirmi yıl önce, onun geçtiği eğitimden geçen benim kuşağım, çağdaş Türkçe kullanmaya öylesine özen gösterirdi ki, siyasal nedenlerle dilimize yeniden sokulan Osmanlıca sözcüklere, bugün bile genç kuşaklardan daha az yatkın, daha dirençliyiz. Üstelik böyle bir direnci, bazen yabancı lise sıralarında (NDS’in efsane ebebiyat öğretmeni Leyla hanım sayesinde...) Arapça ve Farsça 1000 kelime ve Osmanlıca türevlerini öğrenmemize rağmen geliştirdik...
Türkiye’de ortalama bir yurttaşın konuştuğu Türkçe’nin 500 sözcüğü aşmadığını düşünürseniz, 1000 kelimelik bir sözlük bilgisinin nasıl bir zenginlik olduğu daha iyi anlaşılır.
Demem o ki, önce çağdaş Türkçe’yi gerilettiler, sonra Türkiye’yi.
Ve 1980’lerden sonra doğanları, önce doğanların yenilik istemi ve çağdaşlık umutlarından böyle koparttılar.