Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2009

Hayalden habere, geri sayım...

Vatan · 17 Aralık 2009

Marmara’da deprem araştırması yapan Fransız gemisi Le Suroit’nın bulguları, Marmara ve Trakya faylarının bağlantılı olduklarını, aynı anda kırılacaklarını saptadı. Trakya tabanından başlayıp Marmara’ya kadar uzanan petrol ve metan gazı sızıntısını kamera görüntüleri, tehlikenin ne kadar yaklaştığını gösteriyor. VATAN Gazetesi/17. 12. 2009***Dereyatağı, depremde yıkılmadan önce bile her şiddetli yağmurda sellere teslim bir vadiydi. Gerçek bir dere yatağı. Belki de nehirdi, bin yıl önceki bir başka deprem öncesi... Haliç kıyılarıyla Beyoğlu tepelerini birbirinden ayıran vadinin ortasından geçen su yolu, insanlar çevresine biriktikçe daralmış, havzasının kuruyup çeken her parçası, bir gecede kondular tarafından işgal edilmişti. Ancak işgalciler, sanki biliyorlarmışcasına bir gün suyun yol mülkiyetini geri alacağını, kondurdukları hiçbir yapının kalıcı ve sağlam olmasına özen göstermemişlerdi. Dereyatağı, yıkılmadan önce bile sıvasız duvarları, birbirine dayanarak dik durabilen çürük yapılarıyla savaşta bombalanmış bir viran yeri görüntüsü verirdi. Beyoğlu yakasının bağırsaklarıydı sağlamken. Kent yıkılınca, kaporta tamircilerinin, küçük sanayi tesislerinin ve evlerin iç içe yayılıp doldurduğu toprağın da bağırsakları patlamış, içindeki özsuyu kurutulup unutulan dere, derinliklerinde bir şahdamar yarılmışcasına, sarı renkli kanıyla gürül gürül akmaya başlamıştı. Yolunu kesmeye çalışan yıkıntıların üstünden, tüm engelleri aşarak Haliç’te denize kavuşuyordu artık. Sinan, cipi çadırkente varmadan durdurup aşağıda kanayan yaralı vadiye baktı. İnsanların burada, su havzası olduğu besbelli, dolayısıyla deprem bir yana, su baskınlarına açık bu oyukta bir yerleşim merkezi, milyon nüfuslu bir semt kurmuş olmaları akıl alacak gibi değildi. Üstelik derme çatma, zaten üflesen yıkılacak yapılarla. Seyrederken anladı. Aslında bu vadi, binlerce yıl önce Asya’dan yola çıkıp Bizans üstünden Avrupa’ya yürüyen göçerlerin güzergâhını son kez denizle kesen Haliç’i aşmadan önce konakladıkları son duraktı. Bir sonraki hamle Bizans ve göç Trakya üstünden sürecekti, zaten sürmüştü de Avrupa kıt’asına. Kalıcı olmayanların, çadır kurar gibi geçici meskenler çatan, yaşamları moladan ibaret dünya misafirlerinin ’nasılsa yıkılacak’diye kurdukları bir kamptı Dereyatağı! O kadar.

Yaşam bir mola mıydı, sonsuzluğun devinimi içinde, gerçekten?

Yerleşik toplumlar kalıcı uygarlıklar yaratıyor diye kazık mı çakıyorlardı dünyaya? Onlar da ölmüyorlar mıydı, ömür saati teneffüs zili çalınca?

Dünyanın bir köşesinde birileri geçici olduklarını biliyorlardı, diğer köşesinde başkaları kalıcı sanıyorlardı kendilerini. Kim haklıydı? Biçilen zamanı bitmeyecek gibi değerlendiren mi, nasılsa gidiciyiz diye umarsız bekleyen mi?

Kuşkusuz birincilerdi, haklı olmasa bile doğru yapanlar. Çünkü onlar, arkalarından gelecek kuşakları, başka insanları düşünüyorlardı. Geçip gidenler ise hiçbir değer bırakmıyorlardı geride. Doğayı, ormanları, suları öldüren, girdikleri toprakları yangın yerine çeviren ve benden sonra tufan diyenler, ikincilerdi. Dereyatağı’nda mola veren, geçici olmalıyken kalıcı gibi davranan işgalciler. Ve fuzuli işgalin bedelini, çok ağır ödemişlerdi doğanın yasalarına...

BİR GÜN GECE, roman/2003***Bu yazının birinci bölümü düne ait bir HABER, ikinci bölümü yarına değgin bir HAYAL. İşe bakınız ki, yarınları betimleyen Bir Gün Gece romanı, Vatan Gazetesi’yle birlikte AFP’nin ve tüm medyanın önceki günden beri verdiği haberden tam altı yıl önce yazıldı.

Ama çok yaklaşan bir yarın, dünkü haber kadük ve altı yıl önceki hayal güncel haber olacak. Ya BUGÜN? Bugün ne yapılıyor, kanırta kanırta gelen bir felaketi en az zararla atlatmak için? Bugün, battal.

Zaten yarınki hayal de bugün battal bırakıldığı için haber olacak!