Yarım yamalak
Vatan · 5 Ocak 2010
Kurumsalından bireyseline, hiçbir işin başından sonuna düzgün gitmediği, hiçbir hizmetin aynı kalitede sürekli verilmediği, dolayısıyla hiçbir konuda, hiçbir güvenilirliği olmayan bir ülkede yaşıyoruz.
1980’lerde kömürlü kaloriferler yüzünden havası solunamayacak hale gelen kentleri temizleyeceğiz diye 1990’larda, yurttaşların cebinden kanun zoruyla alınan paralarla, konutların enerji ihtiyacını doğalgaza bağladılar. Doğru bir karardı.
Yıl 2010. Başka kentleri bilemem, en azından İstanbul’da doğalgazın basıncı bir iniyor, bir çıkıyor, kaloriferler, sular, ocaklar bir işliyor, bir işlemiyor. Ama çakaralmaz doğalgaza, sürekli zam geliyor. Sonuç: Zaten randıman alamadıkları doğalgaza para yetiştiremeyen yurttaşlar, odun kömür sobalarına döndüler. Doğalgaz basıncı da ecdadı “havagazı”nınkine düşünce, bunca yıldır gelişe gelişe, konut enerjisinde 1970’lerin, hava kirliliğinde de 1980’lerin performansına ulaşabildik ancak.
Eğer ilerleyerek gerilemek bir beceriyse, bakın bunu becerdik!
Kaldırım ve yol kalitesinde ise sanırım birkaç yüz yıl gerileyerek ilerledik. İki yıldan fazla dayanmayan, zaten iki ayda kırılan ya da yerinden oynayan, asla ve kat’a düzgün olamayan, hiçbir işlevsel ve estetik ölçüte vurulamayan kaldırımlara ulaştık. Orta Çağ’ı yakaladık diyeceğim, ama Orta Çağ yollarının sadece eğri büğrülüğünü tutturduk, sağlamlığına hiç erişemedik.
Deprem fonu diye yurttaşın cebinden 20 milyar TL toplanan bir ülkede, başta İstanbul, deprem tehdidi altındaki kentlerde yeni yapılaşmaya, çürük binaların istimlak edilip yıkılarak yer açmak mantıklıdır, değil mi?
Ne gezer? Çürük ve çirkin yapılaşma olduğu gibi duruyor, kentlere soluk aldıracak, yeşile yer verecek, yolları genişletecek alanlar ve hatta parklar, plansız, programsız, altyapısız, ama devasa binalarla dolduruluyor. Dünyanın “meydan”ı olmayan yegâne megapolü İstanbul’un merkezinde, deprem olduğunda sağ kurtulanlara çadır kurulacak açık alan kalmadı!
Şöyle bir düşünecek olursanız, suyundan elektriğine, kanalizasyonundan trafiğine, devletinden belediyesine her iş yarım yamalak görülüyor.
Yarım yamalak bir ülkede yaşıyoruz, daha doğrusu hayatta kalmaya çalışıyoruz.
Yasama yarım yamalak, yürütme yarım yamalak, yargı yarım yamalak, infaz yarım yamalak, sağlık hizmetleri yarım yamalak, sosyal güvenceler yarım yamalak, ücretler yarım yamalak, emekli aylıkları yarım yamalak.
İnsanlar yarım yamalak, insanlar!
Çünkü eğitim yarım yamalak...
Öğretmenlerin hangi ölçütlere dayanarak istihdam edildiğiyle doğru orantılı ilk ve orta öğrenim “kalitesi”ni geçtim, Türkiye’de çoğu genç, zar zor girebildikleri üniversitelerden gelişmiş bir ülkede kolej düzeyinde verilen bilgiye bile sahip olmadan mezun oluyorlar.
Kimileri Prof. Dr. unvanlı bazı öğretim üyelerinin niteliği de üniversite mezunlarının niteliksiz niceliğini, açıklıyor zaten!
Hal böyleyken, Türkiye’deki üniversite sayısını 200’e çıkarmayı konuşuyorlar.
Müjdeler olsun!
Üniversite mezunu taksi şoförlerimiz, garsonumuz, marketçimiz, kırtasiyecimiz, postacımız, kuru temizlikçimiz, badanacımız, pazarcımız, hatta inşaat işçimiz ve bu işleri bile kuramayan, bulamayan sürü sepet işsizimiz zaten vardı... Demek ki birkaç yıla kadar ayakkabı boyacımız, simitçimiz, çöpçümüz, kanalizasyon açıcımız, kapıcımız, “office boy”umuz ve sürü sepet işsizimiz de üniversite mezunu olacak.
Peki Türkiye’de 200 üniversite kuruldu ve çoğu genç üniversite mezunu diye, kaldırımlar düzgün mü döşenecek? Su, elektrik, doğalgaz kesilmeden mi verilecek? İlaçlar markete düştüğünde eczacılar zaten işsizliğe mahkûm, iletişim mezunu boyacı, daha iyi mi duvar boyayacak? Hukuk mezunu fırıncı daha kaliteli ekmek mi yapacak?
Yooo. Her iş yine yarım yamalak görülecek.
Camilerin sayısı 100 bini aşan bir ülkede, imanın gerektirdiği ahlaka uygunsuzluk nasıl doğru orantılı arttıysa, üniversiteler çoğaldıkça bilgisizliğin çoğalması da doğaldır kuşkusuz.
Sorunları “açılım”la çözümsüz hale, yurttaşları etnik ayrıştırmayla gırtlak gırtlağa getirmek, askeriyle polisini birbirine düşürmek, demokrasi diye diye otokrasiye dönüşmek de zaten yarım yamalaklığın ancak Türkiye’de mümkün başarısıdır.