Mevlevi demokrasi
Vatan · 26 Ocak 2010
Karla gelen soğuğun zirve yaptığı gün ve saatlerde, Ankara’da kurdukları çadırların içinde titreyen TEKEL işçilerindeydi, aklım ve gönlüm.
Dün AKP meclis grubu önünde hükümetin Türkiye’ye ihsan ettiği demokrasiyi ballandıran Sayın Başbakan Erdoğan, boş hangarlarda yan gelip yatmakla suçladığı TEKEL işçilerini, “tüm yurttaşları kucaklayan” politikasının neresine oturtuyor, bilemem.
Bildiğim, Başbakan toplumu kucaklayıcı bütün konuşmalarında, ya Mevlânâ’dan bir alıntı yapıyor ya da Mevlânâ’nın adını geçiriyor... Ama her konuşma öncesi, sırası ve sonrasında, mutlaka birileri kucak dışı kalıyor.
Zaten Başbakan’ın konuşmalarından AKP hükümetinin içeride giriştiği “açılım” ve dışarıda sergilediği “kucaklayıcı” mesajlarına, Türkiye’nin tüm siyasal, edebi, felsefi, sosyolojik ve turistik etkinlikleri, tüm propaganda sembolleri, bir süredir Mevlânâ’ya özetli.
Türkiye deyince Mevlânâ, Mevlevi müziği, ney fasılları, semah yapan dervişler falan akla geliyor. Hal böyle olunca, bu kucak durumundan da herhalde Mevlânâ’yı sorumlu tutmak gerekiyor. Ya hazretin kucağı küçük, örneğin son demlerde TEKEL işçilerini sığdıramıyor ya da düpedüz ayrımcılık yapıyor: Ancak ve yalnızca hükümetin eteğine yüz süren mevleviyatı, lütfettiği rızıkla yetinenleri, elini öpüp başına koyanları, beline vurunca yanağında gül bitenleri, sadakasına hamd ile lütfuna biat edenleri, Elif Şafak’ın “Aşk”ına vurulup, huşuyla Mercan Dede dinleyenleri kucaklıyor...
***
Kucaktan sorumlu Mevlânâ olunca, Sayın Başbakan da TEKEL’i özelleştirirken işçilere verdiği “iş güvencesi” sözünü unutup, yan gelip yatıyorlarsa kendi hükümetinin politikası sonucu olduğunu düşünmeyebiliyor. Başta TEKEL işçileri, satılan kamu kurumlarıyla birlikte “eti senin kemiği benim” diye özelleştirilen emekçiler Mevlânâ’nın kucağına sığmayınca, Başbakan da onlara yedirtmem dediği yetim hakkı ve soydurtmam dediği kasadan, Mevlevi kucağa oturanları yararlandırıyor, bittabi.
Eski Osmanlı’nın ümmetine gösterdiği teveccühü bilince, Yeni Osmanlı hükümetimizin milletine lütfettiği demokrasiden ne anladığını anlamak, elbette zor değil. Ne var ki bendeniz, eylemde demokrasiden geçtim, Bakan Mehmet Şimşek’in grevdeki TEKEL işçileri hakkında ettiği “Bizim hükümetimizin varsa bir hatası, açıkta kalan işçilerimize karşı merhamet beslemesidir” kelamının, söylemden ibaret demokraside bile yerini bulamıyorum!
Benim bildiğim demokrasilerde, hükümetler “rahim”, halklar da merhamet dilencisi değildir. Çünkü demokratik hükümet hilafet makamı, halk da boynu kıldan ince kul tebaası değildir. Yurttaşların özgür iradeyle seçtikleri ve beğenmeyince değiştirdikleri yurttaş temsilcilerinden oluşur, demokratik hükümet.
Kuşkusuz Mehmet Şimşek’in maliye dehası, Ankara’ya salt TEKEL işçilerinin eylemini desteklemek için gelen AP milletvekili Jurgen Klute’nin, “Siz sadece Türkiye’yi değil, mücadelenizle Avrupa’yı da demokratikleştiriyorsunuz!” sözlerini kavramaya yetmiştir... Çünkü demokrasinin birebir tanımıdır: Sendikal mücadele, sadece demokratik hak değil, demokrasiyi ayakta tutan üç temel direkten biridir.
Demokratik alfabenin A’sı muhalefet, B’si toplumsal örgütlenme, C’si sosyal hak mücadelesidir ve üçünün serbestçe yapılmasına, “özgürlük” denir. Muhalefet hakkı ifade özgürlüğü, haklarını savunmak için örgütlenmek ve almak için direnmek de hukuksal eylem özgürlüğüdür!
Örgütlenme ve eylem özgürlüğü olmayan yerde, ifade özgürlüğü boşuna konuşmaktan ibaret ve demokrasi yoktur!
Demokratik eylem hakkını kullanan işçilere merhamet göstermekten söz eden bir hükümet, demokrasiyi anlamamış, içselleştirmemiş, hatta “otokrasi”yi demokrasi diye sunmaktadır.
Bu satırlar yazılırken, ne yazık ve acıklıdır ki, Avrupa ilgilenmeye başladığı için TEKEL işçilerine nihayet ilk yumuşak mesajı gönderen Sayın Başbakan’a anımsatmak isterim: Demokrasi, iktidarsız da olur, hükümetsiz de. Ama ifade ve hukuksal eylem özgürlüğü olmadan olmaz. Bunlardan birincisi muhalefet, diğeri sendikal mücadele hakkıdır.
Ve demokrasi, ne Mesnevi’de yazar, ne de Mevlânâ demokrattır.