Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2010

Türkiye’den Turkey’e

Vatan · 23 Şubat 2010

Kanatlı canlıların uçanı vardır, koşanı vardır. Uçan ile koşan arasında son toplamdaki fark, ölüm anındadır. Bir kartalın başını koparırsanız, uçamaz.

Ama bir tavuğun ya da horozun kellesini keser, serbest bırakırsanız, başsız hayvan bir süre daha, kanı boşalıp kalbi durana kadar koşar.

Çünkü uçmak, koşmaktan hem daha zor, hem daha karmaşık bir fizik kondisyon mekanizmasıdır.

Yine de “soylu güç” armasıdır, kartal. Gücü kabasından ayırıp soylu hale getiren bu imgesel yüzündendir ki, Eski Roma’nın, ezelden ebede Almanya’nın, Avusturya’nın, Rusya’nın, elbette ki ABD’nin ve daha pek çok köklü ya da güçlü devletin simgesi, kartaldır.

Kurdukları devletler pek köksüz ve güçsüz sayılmayacak Türkler, nedense hiçbir dönemde kartallığı düşünmemiş, göklerde avlana, yerlerde zehirlene soyu da yavaş yavaş tükendiğinden, kuşkusuz dayanıksız bulmuş olacaklar ki:

Kurdukları son devlet Türkiye’yi, teknolojik anlamda kartaldan hem daha sağlam, hem daha gösterişli diye düşündükleri bir metaforla, yıllardır “motorları tam gaz çalışan, ama bir türlü havalanamayan devasa bir uçağa”, benzetenler çoktur. Bu metafor, yürek sesinde, “Ah bir havalansa!” dileğiyle yükselen, nihayet yükseklerden uçan bir Türkiye özlemini içerir.

Ne var ki Türkiye’nin yıllardır piste çakılı kalması yetmiyormuş gibi, motorları da tek tek sustu, susturuldu. Zaten kartal değildi, son gelişmelerin ışığında görünen hazin gerçek şu ki, kafası koptuktan sonra kanı boşalana, yüreği durana kadar, nereye gittiğini bilmeden koşan bir “Turkey” var, artık.

Birleşik Devletler’in mührüne kartal basan Amerikalıların, Türkiye’yi malum şükran gününde kurban kesip yedikleri “hindi” diye çağırmaları, herhalde bu infaza yabancı bir raslantı olmasa gerek!

Bir okurumun, “Hep beraber kafayı yedik!” diye özetlediği son tabloya bakılırsa, biz Türkler galiba “kafayı yemek” deyimini bile başımıza eninde sonunda gelecekleri önsezerek uydurduk: Madem Türkiye’nin başı yenecek, niye el âleme bırakalım, kendi kafamızı kendimiz yer, çıldırır, her gün birimiz tutulur, tüyleri yolunur ve tencereye sokulurken de “demokrasi pişiyor!” diye sevinirdik, nitekim seviniyorlar.

Oysa bu cadı kazanında demokrasi pişer, bu cadı avcılarından demokrat çıkar, diye ummak iyi niyetle açıklanamayacak bir cehalettir.

Geçmiş hukuksuzluğa şimdiki hukuksuzlukla müdahale, hukuku getirmez, bitirir. Hukuksuzluğa karşı, ancak hukuk ve yalnız hukukla mücadele edilir.

Hukuksuzluğun üstüne hukuksuzlukla gitmek, haksızlığı ikiye katlamaktan ibarettir. Her gün, ciddi kanıtlara dayanmayan, gerçekliği tartışmalı darbe planlarıyla kişileri tutuklamak, tutuklananları makul sürede yargılamadan, haksız ve dayanaksız gerekçelerle yıllarca içerde tutmak, dışarda kalanlarda özgürlük duygusu uyandırmaz, tam tersine içlerine baskı ve korku salar.

Oysa demokrasi, özgürlük duygusu ve düşüncesidir. Korku, baskı rejimlerinin ölçüt belirtisi...

Hukuk devletini, “herkese dokunulur” diye algılayıp sunanlar, sadece cahilin dik alası olmakla kalmayıp, bu ülkeye bu cehalet yüzünden demokrasinin gelmeyeceğinin canlı kanıtıdırlar.

Hukuk devleti, bu zevatın bilmeden sandığı ve sandığını uydurduğunun aksine, devletin kimseye ciddi gerekçeler ortaya koymadan dokunamadığı, dokunduğu zaman da savunma hakkının, iddia ve itham hakkından üstün olduğu hukuktur.

Hukuk devleti, sade yurttaştan kamu gücüne, her özel ya da tüzel kişiliğin yasaya uymak zorunda olduğu bir adalet durumudur.

Türkiye’de tam tersi oluyor. Yargı sistemi, insanların suçları kanıtlanmadan cezalandırıldıkları bir işkence ve hatta intikam mekanizmasına dönüştü. Zaten milletvekili dokunulmazlığının -hâlâ ve ısrarla- sınırsız olduğu bir ülkede, yargıdan kaçanların kaçamayanların hukukunu çiğnedikleri açıktır.

Hukuk devleti olmadan demokrasi olmayacağına göre, kafası kesilmiş bir Turkey’in de umutsuz koşusu, ancak “guguk devleti”ne varır.