Işık şövalyeleri
Vatan · 11 Mart 2010
Türkiye’nin bugün içine her an biraz daha gömüldüğü karanlığın gerçek nedeni ve beynin olmadığı yerde paçaya Abdurrahman Çelebi denilmesi, ülkemizin en parlak, en donanımlı aydınlarının önce birbiri ardından, sonra düzenli aralıklarla öldürülmesidir.
1970’ten 1980’e ancak bir iç savaşta yitirilecek sayıda entelektüel katliamı yapılan Türkiye’de, okumak, düşünmek ve akıl yürütmek, toplumsal bilinçaltına bu katliam aracılığıyla “ölümcül tehlike” diye işlenmiştir. 1980’den sonraki faili meçhul aydın cinayetleri ise nokta atışları diyebileceğimiz aralıklı suikastlarla bilginin ölümcül tehlikesini hatırlatmış ve bu ülkenin entelektüel birikimi, kırk yıldır böyle engellenmiştir!
Ülkemizde faili meçhule kurban edilen bu aydınların arasında bir büyük aydın vardır ki, suikasttan kurtulduğu için kurbandan sayılmaz, nasıl bir yaşama mahkûm edildiği unutulur, unutturulur:
Oysa Anayasa Hukuku Profesörü Server Tanilli, bu topraklarda yetişen en parlak ışıklardan biri, binlerce kişinin zihnini aydınlatan düşünür ve yazardır.
İ. Ü. Hukuk Fakültesi’nde öğretim üyesiyken 7 Nisan 1978 günü uğradığı silahlı saldırıdan ağır yaralı olarak kurtulmuş, tam 32 yıldır belden aşağısı tutmamaktadır. Ama tekerlekli iskemleye mahkûmiyet, bu büyük bilgini gençleri Strasbourg Üniversitesi’nde eğitmeye devam etmekten ve 2000 yılından beri Cumhuriyet Gazetesi’nde her biri ders niteliğinde köşe yazıları yazmaktan alıkoyamamıştır.
Server Tanilli’nin 29. baskısı yapılan “Uygarlık Tarihi” (Cumhuriyet Kitapları, 2009) eserinden bir alıntıyı sizinle paylaşmak isterim:
Reformcu Padişah III. Selim, 1789’da tahta çıktıktan sonra “dışarda esen rüzgârlar” hakkında kendisini aydınlatması için -o zamanlar reisülküttap denilen- Dışişleri Bakanı Atıf Efendi’den bir muhtıra ister. Büyük Fransız Devrimi’nin üstünden birkaç yıl geçmiştir henüz. Atıf Efendi, hazırlayıp padişaha sunduğu ve metni bugün elimizde bulunan ünlü muhtırasında özetle şunları söyler:
“Burada Voltaire, Rousseau adlı zındıklar ve onlardan beter ukalalar, peygamberlere sövmek, büyükleri zem etmek, bütün dinleri kaldırmak, cumhuriyet ve eşitliği ima etmekten ibaret birtakım kışkırtıcı düşünceler yaymışlardır. Aslında fitne ve fesattan başka bir şey olmayan bu düşünceler, frengi hastalığı gibi, halkın beynine işlemiştir. İşin garip yanı, halk da itibar etmektedir bu tür düşüncelere. İşte bunların etkisinde kalanlar, birkaç yıl önce, bir fitne ve fesat ateşi tutuşturup çevreye yaymışlar, Allah korkusunu kaldırıp ar ve namusu mahvetmişler, Fransa halkını vahşi hayvan kıyafetine sokmaya çalışmışlar, bununla da yetinmeyip her yerde kafadarlar sağlayarak, İnsan Hakları dedikleri isyan bildirilerini yabancı dillere de çevirtip, milletleri hükümdarları aleyhine kışkırtmışlardır.”
18. Yüzyıl Aydınlıklar felsefesinin adları önünde bugün en derin saygıyla eğildiğimiz temsilcilerini “zındık” diye küçümseyen, kışkırtıcılıkla suçlayan, insanlık tarihinin dönüm noktalarından biri olan Büyük Fransız Devrimi’ni “fitne ve fesat hareketi” olarak niteleyen Atıf Efendi’nin kafası nasıl bir kafadır?
Kuşkusuz “çağdışı”!
1789’da burjuvaziye karşı soyluları, onların düzenini, yani feodaliteyi tutmak çağdışı idi.
Peki, ya bugün milli bağımsızlığa karşı emperyalizmi, laikliğe karşı ümmetçiliği, demokrasiye karşı diktatörlüğü, giderek faşizmi tutmak?
Nasıl bir hüküm vereceğiz böylesi bir kafa hakkında?
“Çağdaş” mı, “çağdışı” mı yoksa?
Ey okur! Dün Türkiye, dünya çapında bir sanatçısını, çizginin soylu ve özgün imzası Turhan Selçuk’u yitirdi, bense onun şahsında büyük bir dostumu...
Tek tesellim, Turhan’ın çektiği tüm çilelere rağmen uzun, huzurlu, başarılarla dolup taşan ve doğal biten bir ömür sürmüş olmasıdır.
Turhan Selçuk ve çok uzun ömürler dilediğim Server Tanilli gibi ışık şövalyelerinin, dostlarım, ağabeylerim olup, zor anlarımı saran sevgileri ve hiç esirgemedikleri destek ise, haklı gururumdur.
(*) Cevdet Paşa Tarihinden Seçmeler/Sadi Irmak-B. K. Çağlar, Cilt 1. 1973