Demokrasi pazarı
Vatan · 25 Mart 2010
Dünyanın doğu ve batı blokları, yani komünizmle kapitalizm arasında bölündüğü zamanlarda, “iyi” ile “kötü” kavramlarının görece olsa da anlamları vardı. Her blok “iyi” yi kendi safında, kötüyü “öteki”nde buluyordu.
Oysa bloklar yıkılıp, kapitalizm “küresellik” logosu altında dünyayı saralıberi, iyi nerede, kötü kim, birbirine karıştı. En korkuncu da doğru, düzgün, özgür, kısaca “iyi” olan ne varsa yitirildi, dünyanın dört bir yanında politikacılar birbirine benzedi, güç paraya endekslendi, demokrasi, paranın el değiştirdiği bir borsaya dönüştü.
Politika, bireyin kendisini toplumun iyiliğine adadığı, bazen feda etmesi gereken bir görev olmalıyken, hem de yerleşik demokrasilerde, politikacının maaş aldığı ülkenin ve halkın çıkarlarını satarak zenginleştiği bir meslek gibi algılanıyor artık.
ABD’nin hem iç, hem de dış politikalarını belirleyen -başta GDO ve silah- lobilerini ve her yerden fazla Türkiye’de etkili siyasal “rüşvet” çılıklarını biliyorduk. Meğer çağdaş demokrasinin beşiği İngiltere de bu lobilere satılık, kiralık, hatta devre mülk, yani çürümüş politikacı kaynıyormuş. Hem de yoksulu varsıla karşı koruyup kollamak “ilke”siyle yola çıkan İşçi Partisi’nde bile...
Türk basını da yer verdi, belki okumuş, belki okumamışsınızdır: İngiliz Channel 4 TV kanalından bir grup gazetecinin hazırladığı belgesel, iktidardaki İşçi Partisi’nden üç eski bakanın milletvekilliklerinin askıya alınmasına yol açtı. Hafta başında yayınlanan belgeselde, kendisini hayali bir Amerikan şirketinin temsilcisi diye tanıtan gazeteci, milletvekillerine Amerikan şirketi lehine lobi yapmaları karşılığında rüşvet öneriyor. Stephen Byers, Patricia Hewitt ve Geoff Hoon isimli milletvekilleri rüşveti güle oynaya kabul ettikleri gibi, gazeteciye şimdiye kadar kaç yasayı böyle rüşvetler karşılığında değiştirmekte etkili olduklarıyla övünüyorlar. Yetmiyor, eski ulaştırma bakanı Stephen Byers, kendisini “günde 5000 Sterling’e kiralanabilir taksi” olarak tanıtmaktan çekinmiyor ve “dolgun rüşvet” karşılığı olmak koşuluyla “yapamayacağı hiç bir şey olmadığını” belirtiyor. Muhalefetteki Muhafazakâr Parti lideri James Cameron, iktidardaki İşçi Partisi’nin 3 rüşvetçinin milletvekilliklerini askıya almasını yetersiz bularak, haklarında soruşturma açılmasını da istedi.
Ama İşçi Partili Başbakan Gordon Brown, soruşturma açılmasını reddetti.
Oysa 3 rüşvetçi milletvekili, parti içinde Gordon Brown’u devirmeye çalışan muhalif hizipçilikleriyle tanınıyor. Yani Başbakan’ın gönlünde yeri olan isimler değil. Birkaç ay sonra yapılacak seçimlerde aday gösterilmeyecekleri de aşağı yukarı kesin...
Öyleyse İngiliz Başbakan, partisine çok zarar veren “soruşturma açtırmama” kararını niye aldı, diye merak ediyor insan. İngiltere’de rüşvetçi milletvekili sayısının üçle sınırlı kalmamasından, başkalarının da ortaya çıkmasından korkuyor olabilir mi?
Olabilir.
Hele rüşvetçiliğin, küresel ekonomide kriz tanımayan tek “sektör” olarak sarmadığı hiçbir yer, ülke, hatta demokratik platform kalmadığı düşünülecek olursa.
Örneğin AB, Brüksel’deki Komisyon ve parlamentosuyla, lobiciliğin, casusluğun, rüşvet alımı ve veriminin cirit attığı bir “çürümüşlük” yuvası olup çıktı. La Tribune gazetesinin bir haberine göre, 5 bin diplomat, lobici, danışman ve gazetecinin buluştuğu AB, bu sıfatların yabancı istihbarat ve çokuluslu şirket temsilcilerine “kılıf” oluşturduğu bir casusluk cenneti. Komisyonun çatısı altındaki binlerce bilgisayara sızılmış, duvarlar Türkiye’yi aratmayacak “böcek”lerle delik deşik, güya “top secret” belgeler 3 bin kişinin elinde dolaşıyor. Siyasal casusluk, ekonomik casusluk, ne ararsanız var. Elbette rüşvet de...
Türkiye’nin bu konularda ne İngiltere’den ne de AB’den öğreneceği bir şey var. Ama öğreteceği çok, zaten de öğretiyor.
AB’nin bazı parlamenterleri Türkiye hakkında “bedava” mı konuşuyor, sanıyorsunuz? Bazı AB raporlarında betimlenen Türkiye’yi, biz niye tanıyamıyoruz, hiç düşündünüz mü?