Başı da belli sonu da
Vatan · 29 Mart 2010
İstanbul’a adanan panoramik 1453 Tarih Müzesi, kentin Osmanlı fethi (29 Mayıs) ve düşman işgalinden kurtuluşu (6 Ekim)’den sonraki en önemli tarihi 28 Mart’ı nasıl kutladı, hangi etkinliklerle andı, bilemiyorum.
Hatta boş verin nasılını, hangisini, bu anlamlı müzeyi kuran, kurdelesini kesen ve yönetenler, 28 Mart’ı kutladılar mı, geçen pazar kutlanacak “bir şey” olduğunu anımsadılar mı, onu da bilemiyorum...
Çünkü uzunca bir süredir Paris’teyim, -affınıza sığınarak- cinnet ülkeme uzaklığın verdiği huzurla doluyum ve 28 Mart’ın tarihsel önemini, TV5Monde Kiosque programında yabancı gazetecilerle anarak kutladım ben, karınca kararınca. Ya siz?Siz biliyor musunuz 28 Mart’ın “neyin” yıldönümü olduğunu?***Türkiye Cumhuriyeti, 28 Mart 1930 günü tüm dünyaya Türk kentlerinin Türkçe adlarını tebliğ ve yabancı devletlerden bu adların kullanılmasını talep etti, resmen...
Bu tarihten sonra posta idaresi Ankara’ya Angora, İstanbul’a Constantinople, İzmir’e Smyrna’ydı Smyrne’ydi, Bursa’ya Pruse’dü Brousse’du vb. diye gönderilen mektupları adreslerine ulaştırmadı, Türk kent ve yer adlarının Türkçe yazılmadığı resmi yazışmaları işleme koymadı!Düşünün ki sayın seyirciler, 1930 yılının 28 Mart’ına değin, Trakya ve Anadolu’nun tüm kentleri ve hatta bölgeleri ne kadar eski isimleri varsa onlarla anılıyor, Türkler bu toprakların altı yüz yıllık egemenleri değillermiş gibi Türkçeleşmiş adları “hiçe” sayılıyordu.
Türkçeleşmiş diyorum, çünkü tarihi pek takmayan Türkler hiç olmazsa bu anlamda tarihe sadık kalmış, antik yerleşim merkezlerinin adlarını geniş genelde değiştirmemiş, eskilerini içinde taşıyan doğal devinimleriyle yetinmişti. Natolia’nın bir süre Anatolia diye anıldıktan sonra sanki analar dolup taşıyormuş gibi bir güzellemeyle Anadolu’laşması da böyleydi, Konstantinopolis’in Stin Poli (iç kent) kısaltmasından yola çıkarak önce İstinpol, sonra İstanbul’laşması da...
Aslında ülke çapında kutlanması gereken 28 Mart “Türkiye’yi Türkçeleştirme Zaferi”, umarım hiç olmazsa İstanbul’a adanan müzede anılmıştır. Çünkü, 1453’te İstanbul’u fetheden Osmanlı böyle bir zaferi kazanamamış, dünya devletleri nezdinde Konstantinopolis’e İstanbul dedirtememiş, başkentinin bile Osmanlı egemenliğindeki adını söyletememiş, başka bir deyişle sanını aldığı payitahtın adını resmen tescilleyememişti. Bu başarısızlıkta kuşkusuz Osmanlıca’nın üç dört dilin karışımından ibaret ağdalı kimliksizliğinin payı vardır. Zaten Osmanlı’yı çağ dışı bırakan ve sonunu hazırlayan süreç bu kimliksizlikten beslenmiş, Osmanlıcanın çağdaş ve evrensel kültüre ulaşmakta yetersiz kalıp tıptan mühendisliğe başta Fransızca ve Almanca, yabancı dillere ihtiyaç duyulmasıyla başlamıştır.
Düşünün ki İngiltere’nin eski sömürgeleri bugün bile İngilizce konuşurken, Osmanlı 500 yıl egemen olduğu diyarlarda bile Osmanlıcayı yayamamış, 1517’den öteye Hilafet başkenti ilan ettiği İstanbul’un adını İslambol diye değiştirmek istemiş, ama Hilafet bayrağına rağmen, onu bile başaramamıştır. Bu başarısızlığı da Şair Nedim’in (1681?-1730) “Bu şehr-i Stanbul ki bi-mislü bahadır/Bir sengine yekpare acem mülkü fedadır” mısralarıyla taçlanır.***Osmanlı’nın 1453’ten 1923’e, yani 470 yıl boyunca beceremediğini, dil devrimini 1928’de başlatan Atatürk’ün liderliğindeki cumhuriyet iki yılda başardı ve 1930’dan öteye Türkiye ile resmi ya da özel temas kurmak isteyen yabancılar, Türklerin ülkesini Türkçe anmak, Türkçe yazmak zorunda kaldılar. Ve tüm çok eski diller gibi özgün alfabesi olmayan Türkçeyi latin harfleriyle okuyup yazmak, bugün Türkiye’ye evrensel bir açılım, halkına da batı dillerini daha kolay öğrenmek artısını kazandırdı. Ne var ki bugün Osmanlı’nın kim olduğunu bilmeden Türkiye’ye Osmanlı’nın kimliksizliğini dayatmaya çalışanlar, Nedim’in Acem mülkünü bir taşına feda ettiği İstanbul’un 3. köprüsünden limanlarına Araplar talip diye göbek atıyorlar, zaten Arapça selamlaşıyor ve İstanbul’u İslambol’laştırmak için yanıp tutuşuyorlar.
Kimliksizleşmekte gerçekten başarıya ulaştılar, sanırım sonları da Osmanlı’yı aratmayacaktır.