Deha özgürlük gereksinir
Vatan · 20 Nisan 2010
Başta Almanya, Türklerin yaşadığı her ülkede giderek daha çok ana babanın gözleri “güzel hutbe yarışmaları” nı kazanan hafız çocukların yanık sesleriyle yaşaradursun...
Benim gözlerim geçen hafta, bir gazete haberiyle yaşardı: ODTÜ Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölümü doktora ve yüksek lisans öğrencileri, elektronik araçların beyin sinyalleriyle yönetilmesini sağlayan bir sistem geliştirmişlerdi. “Beyin Bilgisayar Arayüzü” adlı projenin yöneticisi Prof. Nevzat Gençer, engelliler için düşük maliyetli bilgisayar arayüzü geliştirilmesini amaçlayan projenin, hem donanım hem de yazılımının, üniversitenin Biyomedikal Araştırma Laboratuvarı’nda, öğrencilerin tamamen kendi donanımlarıyla başarıldığını belirtiyordu. Geliştirilen sistem, konuşma ve hareket engellilerin başlarına geçirilen bir kask aracılığıyla, beyin sinyallerini kullanarak önce düşüncelerini bilgisayara aktarmasını, yani kendilerini ifade etmelerini sağlayacak. Ardından aynı sistem, tekerlekli iskemleden her tür elektronik aracı çalıştırmaya uyarlanabilecek.
Böyle “insancıl” bir buluşun ne kadar önemli ve değerli olduğunu, eğer çevrenizde konuşma ve hareket engelli birisi varsa çok daha iyi anlayabilirsiniz. Ama beni duygulandıran, Türkiye’nin asıl gururu olması gereken bu gençlerin, Türkiye Sağlık Endüstrisi İşverenleri Sendikası SEİS’in projelerine verdiği birincilik ödülünün 10 bin TL’lik mütevazı parasını, çalıştıkları üniversite laboratuvarına malzeme almak için kullanmaları oldu.
Ve aklıma, ister istemez ödüllerin ağababası, 1 milyon Avro’luk Nobel ödülleri geldi. ODTÜ’lü öğrencilerin “gönül cömertliği”ni, kuşkusuz başkaları da vardır, ama ben sadece iki bilim insanında daha gördüm: 2008 yılında 3 Fransız Nobel ödüllerine layık bulundu. Bunlardan ikisi, rahim kanseri çalışmalarıyla kadın bilimci Françoise Barré-Sinoussi ve AIDS hastalığına neden olan HIV virüsünü bulan Prof. Luc Montaigner’ydi. Her ikisi de Nobel’in para ödülünü, çalıştıkları araştırma laboratuvarlarına harcayacaklarını açıkladılar, öyle de yaptılar. Çünkü hayatlarını, insanlığın yararına o araştırmalara adamışlardı.
Aynı yıl, Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülen Fransız yazar Le Clézio, ödül parasıyla ne yaptı, ne yapıyor bilemiyorum, ama bir yere bir bağışta bulunsaydı, haberim olurdu.
2006 yılında Nobel Edebiyat Ödülü 1 milyon küsur Avro’yu alan Orhan Pamuk’un ise, en azından şahsi kaprisi “Masumiyet Müzesi”ne bile cebinden beş kuruş harcamadığı ve İstanbul Kültür Başkenti projesi dahilinde devletten 754 bin TL aldığı biliniyor...
Galiba bilim insanları, özellikle de insanlığı kemiren hastalık ve sakatlıklara karşı mücadele edenler, daha paylaşmacı, daha cömert. Hele gençler.
Dikkat ederseniz, ister zengin olsun ister yoksul, ister petrolü çıksın ister gazı, İslamiyet’in doğa ve insana dair açıklamalarını bilimsel sağlamaya açmayan hiçbir ülkeden, eğitimi ne kadar kaliteli olursa olsun teorik ya da teknik bir buluşa, bir yeniliğe imza atabilen gençler çıkmıyor. Başka bir deyişle İslami ülkelerden ne bilimsel deha çıkıyor, ne de dünya çapında pozitif bilim insanı.
İslam dünyasında bu vasatlığın üstüne, ancak Türkiye’deki genç beyinler çıkabiliyor ancak. O da zaman zaman. Çünkü Türkiye bir istisna, bu dünyadaki tek laik ülke... idi, yaşadığımız günlere kadar. Artık laiklik yok, laik ve antilaiklerin direniş alanları var. Ve ikinciler birincileri teker teker hallediyor. Türkiye’de ODTÜ ve İTÜ gibi teknik üniversitelerin ağırlıklı olarak laik geleneği sürdürüp savunması, bir raslantı değil. Anti laik “İslami demokrat”ların ezici çoğunlukta edebiyat, ilahiyat, hukuk, ticaret vb. gibi daha çok soyut ve lafazan bölümlerden çıkması da...
Sorgulamadan uygulayan tıp ve mühendislik erbabından değil, yaratıcı, yenilikçi, evrensel bilim yapısına taş ekleyen mucitlerden söz ediyorum, tabii.
Pozitif bilimin ilerlemek için özgür beyinlere, özgür beyinlerin çoğalmak için pozitif bilime gereksinimi var. Bu eğitimi sağlamayan ülke, ancak parası olduğu kadar yaşar.