İnsanın üşüdüğü yer
Vatan · 24 Mayıs 2010
“İçeri girenlerin ilk gözüne çarpan, odanın çırılçıplaklığıydı kuşkusuz... Tahta masanın üzerinde duran dağınık kağıtlar, kitaplar, dergiler, küçük bir piknik tüpünün üzerinde kaynayan su... Ama en önemlisi, bu odanın içinde yaşayan, yaşamı delicesine seven bir yüreğin varlığıydı... Şimdi o, yerinden fırlayacakmış gibi çırpınıyordu.
Kimlerin ihbar ettiğinin bir önemi yoktu. Yoktu ama yine de düşünmeden edemiyordum. Elbette biliyordum gece odama gelen konukların, elime bir tutam gül vermek için gelmediklerini. ‘Kıpırdama ve duvara dön. Ellerini kaldır, aç bacaklarını...’Sanırım istem dışı itiraz edecek gibi oldum ve yavaş davrandım. Ama bu hareketimin doğruluğunu, yanlışlığını düşünemeden, enseme balyoz gibi inen sopanın acısıyla yere, iki dizimin üzerine çöküverdim.
Görevlilerden ikisi omuzlarıma bastırarak kımıldamamı engelliyordu. Sanki benim ayağa kalkacak halim varmış gibi!.. Diğerleri ise odamda ne kadar kitap varsa ne olduğuna bakmaya gerek duymadan bir saman çuvalına dolduruyordu. Hasan Hüseyin’in şiir kitaplarını, Ataol Behramoğlu’nun ‘Ne yağmur, Ne Şiirler’ kitabını, Ruhi Su’nun kasetlerini, hatta ‘bazen yaparım belki’ diye aldığım yemek tarifi kitaplarını bile aldılar.
Bir ara başımı sağa çevirdim, anamın bütün sevgisiyle bana hazırladığı yün yatağım ve yorganım paramparça olmuştu. Yatağımın içinde köyümün dağlarının kokusundan başka ne olabilirdi ki...
Üst üste yığılan suçlamalar yapılıyordu. Adını bilmediğim insanları soruyorlar, yüzünü görmediğim fotoğrafları tanımam için ısrar ediyorlar, tanımadığım zamanlarsa çok kibar (!) davranıyorlardı. Yüzüm bende değil gibiydi, ayaklarım ise yerçekimsiz bir yerde yürüyormuşum gibi hissetmiyordu. Sonuçsuz kalan sorgulamayla beraber, daha derin bilgiler derlemek üzere gözaltı süremi uzatmışlardı.
Bir başka yere götürmek için hazırlanıyorlardı, bunu anlıyordum.’Bizim seninle işimiz bitti koçum, şimdi derin kuyuya tahliye olacaksın. Sen burada konuşmadın, keyfini çıkar oranın, onlar senin dilinden anlarlar.’Bileklerimdeki kelepçenin madeni sesini duyuyor ve demirin soğukluğunu hissediyordum şimdi. Neden bu kadar dar yaparlardı ki şu kelepçeleri yapanlar? Acaba kelepçe ustalarının bilekleri daha mı inceydi benimkinden? Bunları düşünüyordum. Saçmaydı ama düşünüyordum işte...” Cevat TURAN/ İnsanın Üşüdüğü Yer (roman)/Delisarmaşık Kitapları, 2009***Bu ülkede, 1965’i 1985’e bağlayan yıllarda “genç” olanlar, yani en az iki kuşak insan, okumak, düşünmek, konuşmak ve yazmak suçlusuydular. Bu suçtan dövüle sövüle, onlar da dövüşmeye başladı. Derken silahlandırıldı bazıları. Birbirlerini kırdılar. Polisten sonra asker salındı üzerlerine. İşkence gördüler, öldürüldüler ve sağ kalanları da devlet ya astı ya da hapiste çürüttü. Halen, ülkemizde meydaya “öğrenciler çatıştı” diye yansıyan olaylar, o yılları yaşamış olanlarda derin bir travmayı canlandırıyor, yaşananlara tanıklık etmiş kuşaklara da endişe olarak yansıyor. Türkiye’de üniversiteler, bir kez daha kaynıyor, sevgili okurlar. Henüz olay çıkmayan üniversiteler bile, özellikle göç alan kentlerde istim üstünde, ha patladı ha patlayacak noktada. Gençler üçe ayrılıyor: Solcular, Kürtçüler ve Türkçüler. 1980’lerde Kürtçülerle birlikte hareket eden solcuların, şimdilerde Türkçülerle ittifak içinde oldukları anlatılıyor... Psikolojik anlamda çatışma ortamı, hazır. Geçmişte olduğu gibi, tek tük “tabanca sesi” de yankılanmaya başladı, zaten. Durum vahim.
İşte bu ahval ve şerait içerisinde, AKP hükümetinin ateşli silahlarla ilgili yasa tasarısı, meclis alt komisyonunda adeta “silahlanmayı teşvik yasası” na dönüştürüldü... Başka bir deyişle, kin var, çatışma var, silah tüccarları da Türkiye’yi kana bulamak için pusuda bekliyorlar.- Y. N. Saint Malo kitap fuarındayım. CHP Kurultayı’nın sonuçlarına biraz uzak kaldım. Umarım Kemal Kılıçdaroğlu’nun yüreğimizde estirdiği umut meltemi, sevinç fırtınasına dönüşmüştür. Türkiye’nin bir Gandi’ye her zamankinden daha çok ihtiyacı var!