Yabancılaşma
Vatan · 8 Haziran 2010
Dünyada Türkleri Arap, Türkçeyi de Arapça sananların sayısı az değildir. Çünkü cehalet sadece geri kalmış toplumlara özgü olmayıp, dünyadan habersiz dünyalı nüfusu az değildir, hatta dünyadan haberli dünyalı takımına, kafadan beş çakar.
Yabancıların bu cehaleti de, -en azından ulusal kimliğini dinsel kimliğinden önde tutan- biz Türkleri çok sinirlendirir.
Oysa, Türkiye’ye ilk kez gelen bir turistin, Mavi Marmara gemisine yapılan saldırıdan sonra düzenlenen mitinglere bakarak ülkemizi herhangi bir Arabistan beldesi, halkını Arap, konuşulan dili de Arapça sanması, doğrusu ayıplanacak bir cehalet sayılmazdı.
Hatta uzaklardan sılaya dönen “normal” bir Türk bile, sokağa dökülen toplulukların ve salladıkları bayrakların görüntüsü karşısında, kulağına ara sıra Türkçe kelimeler çalınmasa, kendisini yanlış yere gelmiş sanabilirdi.
Mavi Marmara saldırısından önce komaya giren biri, saldırıdan sonra komadan çıksa, Gazzeli olduğuna inanabilir, Belediye Başkanı Erdoğan’ın da Filistin’e başbakan olmak yolunda emin adımlarla ilerlediği kanısına varabilirdi.
Yanılgıya düşmeyenler ise, aynı kalabalıklar karşısında toplumun Araplaştırılma sürecinin tamamlandığını, menzile varıldığını düşünmekte haksız sayılmazlar.
Ama doğru değil. Bu ülkede, laik cumhuriyet için de milyonlar yürüdü. Türkiye için “Cumhuriyet” mitinglerine katılanlar, hem Gazze için “özgürlük” mitinglerine katılanlara benzemiyorlardı, hem de daha çoktular.
***
Görünüşe aldanmayın. Bu ülkede kendilerini her şeyden önce Türk hisseden, Türkiye’nin Orta Doğu’nun bir parçası olmasını istemeyen ve Türkçe’den caymayacak insanların sayısı, Arap’lıkla bile değil, -çünkü Gazze mazze, Arapların topluca umurunda değil-, Filistin’le bütünleşen nüfusun hâlâ çok üstünde!
Mekke’nin, Medine’nin fethinden öteye Sünni hilafet ilanla, Türklükten kurtulmak için dilini Farsça ve Arapça karışımı bir çorbaya çeviren Osmanlı başaramadı, Türkçeyi, dolayısıyla Türk kimliğini tarihe gömmeyi. Kendilerine Yeni Osmanlı dedirten özentiler mi becerecek? Yok canım, haydi oradan...
Görünüşe aldanmamakla yetinmeyip, duyduklarınıza da inanmayın.
Sayın Başbakan, Mavi Marmara’ya saldırıya ilişkin “tarihî” konuşmasında, Gazze’ye yardım operasyonunun sivil toplum kuruluşlarının inisiyatifi olduğunu, hükümet olarak engel olamayacaklarını belirtmişti, değil mi?Daha dün, Sayın Dışişleri Bakanı Davutoğlu, “Yeniden belirtmekte yarar görüyorum, bu yardım gemisi tamamıyla bir sivil toplum kuruluşu girişimi idi. Biz Türk hükümeti olarak onları cesaretlendirmedik,” demedi mi? Dedi.
Meğer gerçek neymiş?
Verilmeyen cesareti nasıl aldılarsa, 15 AKP milletvekilinin gemiye binmeleri son anda önlenmiş. Bülent Arınç’ın, “Biz milletvekillerimizi böyle bir olaya bir siyasi gölge düşmemesi amacıyla göndermedik” sözleri, hükümetin “böyle bir olay”ı başından beri desteklediği gibi üstüne “siyasi gölge” düşmemesi için özen gösterdiğinin açıkça ilanından başka nedir?
***
Demek ki Batı basınında Deniz Feneri’nden İHH’ye geçiş yapanlarla, İHH ile AKP arasında var olduğu iddia edilen organik bağ, iddiadan öte bir olasılık.
Neyse ki Kemal Kılıçdaroğlu var ve doğru soruları soruyor da AKP’nin Filistin’de ya da Gazze’de değil, Türkiye’de iktidar ve Türkiye’deki Araplara değil, Türklere hesap vermesi gerektiğini hatırladık.
Neyse ki Anayasa Mahkemesi CHP’nin başvurusunu kabul etti de, demokrasimiz açısından ölümcül kalımcıl bir dönüşüm arifesinde, başkentin hâlâ Ankara olduğu dank etti kafamıza.
Ne yazık ki yağmur yağdı, megaköyü sel aldı, bir yurttaşımızı çarpık altyapıya şehit verdik de, unutmuştuk, İstanbul’un hâlâ Türkiye’de ve hangi Böyük Höyük Belediyesi’nin ihaleleriyle çarpıtıldığını, anımsadık.
Ne yazık ki polis otobüsüne bombalı saldırı düzenlendi de, ayağımız yeniden yere bastı ve yaşadığımız topraklarda kol gezen ölümün Gazze’den daha yakın, asıl düşmanın içimizde olduğunu bir kez daha anladık.