Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2010

Halka ses, barışa söz vermek

Vatan · 28 Haziran 2010

İçi boş bir söz değildir, “İnsanlar konuşa konuşa, hayvanlar koklaşa koklaşa anlaşırlar,” özdeyişi. Türkiye, kuşkusuz televizyonun etkisiyle çok uzun zamandan beri katılamadığı bir yaşamın karşısında, tepkisini, öfkesini ve söyleyebileceği sözü, getirebileceği çözümü içine atanların ülkesi.

Başka ülkelerde durum değişik mi, diyeceksiniz. Hayır değil. Ama oralarda, kamuoyunu doğru yönlendirmek kadar kamuoyunu doğru tanımak ve yansıtmakla görevli medya, halkın bunca dışında, tabandan bunca kopuk değil... Türkiye’de su başlarını tutan gazeteciler, geniş genelinde siyasal zirvelere yakın, halktan arındırılmış çevrelerde yaşıyor ve tribünlerde ahkâm kesen futbol otoriteleri gibi, sahadaki gerçeğe dair, asla uygulanamayacak teoriler üretiyorlar. Yanlış teorilerle elbette yanlış teşhislere ulaşan bu zevat, salt halktan kopuk değil, karşıt görüşe de kapalı. Çoğu kendi benzerini dinliyor, ters düşene kulak vermiyor.

Oysa insanların konuşa konuşa anlaşamadıkları yere barış gelmez. Zaten de gelmiyor. Konuşmak için, elbette önce karşısındakini duymak gerek. Ama en çok bağıranı, tahrik ve hatta tecavüzle kendisini duyuranı değil, söz verilmeyen çoğunlukların sesini dinlemek. Çünkü o seste gizlidir bazen çözüm. O seste sağduyu, çünkü yaşanmışlık vardır.

Türkiye’nin, yanlış yönlendiği ve yanlış yönettiği Kürt sorununda, böyle bir sese çok ihtiyaç var ve aşağıdaki okur mektubu, çoğunluğun sadece sesini duyurmayı amaçlamıyor, sağduyulu çözümünü de iletiyor:

“Sayın Mine G. Kırıkkanat

Annesi Kürt olan ve halen doğuda yaşayan bir vatandaş olarak Terör Sorunu veya Kürt Sorunu da denilen Güneydoğu meselesiyle ile ilgili görüşümü sizinle paylaşmak istiyorum.

Bize göre iki şeyin beraber yürütülmesi lazım. Birincisi ortak ruhun tesisidir. Buna tarih ve gelecek birliği, menfaat birliği, duygu ve düşünce birliği veya kader birliği de diyebilirsiniz. Yani farklılıklar yerine ortak paydalar vurgulanıp gündemde tutulursa daha iyi olur diye düşünmekteyim.

İkincisi devletin güçlü olduğunu, bölücülerle başa çıkabileceğini göstermesi lazım. Aksi halde halkta terörle başa çıkılamayacağı inancı doğar. Bunun için ise devlet, PKK’yı derhal bertaraf etmeli, bu örgüt kısa zamanda etkisiz hale getirilmeli (veya tesiri asgariye indirilmeli) ve bugüne kadar onun arkasında olmadığını söylemeyen, hatta örgütü desteklediklerini belli eden BDP, diğer örgüt ve kişilerin (Apo dahil) güçleri de kırılmalı ve kışkırtıcı sesleri kesilmelidir.

Sorunun dış boyutu ayrı mesele.

Bu sorunun daha fazla veya daha az demokrasi ile çözüleceğine inanmıyorum. Terörün sebebini ‘inkâr politikalarına ve demokrasi noksanlığına’ bağlayanlar bizce yanılıyorlar. Öyle olsaydı Cumhuriyetin ilk yıllarında ve daha sonraki dönemde Kürtçülüğün hem fikren hem de eylem olarak daha kuvvetli olması gerekmez miydi? (Malum, o zamanlar Kürtçülüğe asla müsamaha edilmiyordu.)

Ayrıca kişisel gözlemlerim de bu yöndedir. ‘Biz inkâr ediliyoruz’ diyenler partinin yöneticileri olan fanatiklerdir. Partili sıradan vatandaş bile böyle bir iddiada bulunmuyor. Biliyoruz ki fanatikler hiçbir zaman tatmin olmazlar, ne versen az bulurlar. O bakımdan onların dolduruşuna gelenler de tatmin olmazlar. Hep devleti ve TSK’yı suçlarlar.

Terörün amacı bu sorunun askeri yöntemle çözülemeyeceği, dolayısıyla örgütün bütün isteklerinin yerine getirilmesi gerektiği (bağımsızlık dahil) propagandasını yapmaktır. Aydınlarımızın bazılarının terörün bu amacını anladığından ve onların bu propagandalarına alet olmadıklarından emin değilim. Yöre halkının ezici çoğunluğu (bölgede oturan ben de dahil) etnik kökeniyle ilgilenmiyor. Ayrıcalık değil, ülkenin diğer insanları gibi iş ve huzur istiyor. Bölgede etnik köken lafını edenler daha ziyade militanlar ve parti çılgınlarıdır. Onların gazına gelenler de var ama gene de ekseriyeti etnik ve kültürel laflarla ilgilenmiyor. Böyle düşünen insanların da duygu ve düşüncelerine tercüman olmanızı istiyoruz.

Saygılarımla

İ. Y.”