Nafile büyükler
Vatan · 5 Temmuz 2010
“Büyükler, biz önlerinde diz çöktüğümüz için büyük görünür.”
Armand Élisée de LOUSTALOT
Türkiye’yi yüceltmekle görevli olanların, ülkemizi nasıl kendi cüceliklerine indirgediğini en veciz biçimde ifade eden “oturmuşu uzun” ve “kalkmışı kısa” tartışması, ülkemizde tiyatronun niçin öksüz bırakıldığını da açıklıyor. Çünkü bunca komedi, dram ve hatta trajedi yaşanan bir sahnede, kurgunun gerçeği aşması, güldürüp ağlatması zor...
Raslantıya bakın ki bizim canlı tiyatroda Türk büyüklerinin siper boyu alınırken, dünya sahnesi de bir tiyatro devine mezar oluyordu: Laurent Terzieff, 75 yaşında Paris’te öldü.
Ülkemde uzunların nelere kısaldığını ve kısaların da nerelere uzadığını her gün seyreden ben, ömrümde ilk ve tek kez bir adamın, Laurent Terzieff’in gözümün önünde boy attığını gördüm.
14 Temmuz 1989, Büyük Fransız Devrimi’nin 200. yıldönümüydü ve bütün dünyadan milyonlarca kişi, bugüne kadar hiçbir ülkede görkemi aşılamayan kutlamalara katılmak için Paris’e akın etmişti.
Akıncılar arasında, Türkiye’den gelen Serra Yılmaz ve İspanya’dan gelen ben de vardık. Otel paramız yoktu, ama arkadaşımız Christine, şahane bir evin anahtarlarını vermişti. Serra kızı Ayşe’nin, ben oğlum Gökçe’nin elinden tutmuş, onlara anısını bırakmak istediğimiz devrim şenlikleri için Paris’te buluşmuştuk. Sevinçten yerinde duramayan çocukların peşinde, temmuz sıcağında dilimiz bir karış dışarda, bir sokak gösterisinden ötekine koştururken, Serra oturuyor, kalkıyor, “Laurent Terzieff’i gözlerimle görmeliyim, mutlaka!” diye sayıklıyordu.
***
Bir gece çocukları doyurduk, baş başa (bazen de saç saça) oynamaya bıraktık, Montmartre’da mücevher kutusu gibi meydanın yolunu tuttuk. Atölye Tiyatrosu, Charles Dullin meydanının ortasında küçük bir tarih sahnesi, yakut rengi perdesi ve koltuklarıyla, bir mücevherdi.
Luigi Pirandello’nun 1921’de yazdığı “VI. Henri”yi oynuyordu Laurent Terzieff. Eserde Kral’ın adı hiç geçmiyor, kendisini kral sanan ve yirmi yıl önce attan düşüp ölen Dördüncü Henri’yle özdeşleşen bir adamın, yavaş yavaş deliliğe kayışı anlatılıyordu. Perde açıldığında, usu gelip giden düzmece kral Laurent Terzieff, ince uzun ve çok yakışıklı bir adamdı. Oyun ilerledikçe büyüdü, genişledi ve kral olduğuna iyice inandığında, sahnenin ortasına bir taht getirip oturdu. Çılgınlığın doruğuna ulaştığı eserin sonunda o tahttan kalktığı an, ürküp titredim. Kendisini kral sanan Laurent Terzieff bütün sahneyi kaplamış, devleşmişti!
Oyundan çıkınca, Serra’ya “Ne kadar uzun boylu!” dedim. Ama zaten boyundan büyük işler başarmak için doğan Serra Yılmaz’ı, devler etkilemezdi. “Laurent Terzieff oyundan sonra mutlaka buralarda bir yerde iki tek atacaktır, acaba neresi olabilir?” diye, söyleniyordu. Tiyatroculuktan gelen altıncı duyusuyla meydanı tarayan mavi gözleri, üç bistrodan birisine kilitlendi, “Mutlaka burasıdır!” dedi. Girdik içeri. Serra, öylesine bir Laurent Terzieff âşığı ki, hiç karşılaşmadığı adamın ne içtiğini bile ya biliyor, ya da hissediyor. Ben özel bir ana tanıklık ettiğimin farkında kuzu kuzu izliyor, arkadaşım ne derse yapıyorum, dolayısıyla iki kadeh beyaz Sauvignon söyledik. Daha şaraplarımız gelmeden, Laurent Terzieff ve oyuncu ekibi içeri girmesin mi? Girmekle kalmayıp yanımıza oturmasınlar mı? Bir şişe Sauvignon söylemesinler mi?
***
Serra, o gece tabii ki Laurent Terzieff’le ahbap oldu ve bistrodan ayrıldığımızda, sevinçten uçuyordu.
Bense hayatımın şaşkınlığını yaşadım. Çünkü Laurent Terzieff, tam tamına 1.60’lık, yani benim boyumda ufak tefek bir adam olup, tiyatroda aşağıdan yukarıya doğru seyrederken gördüğüm ürkütücü devle ilgisi yoktu!
Ama gerçek büyüklüğün ölçüsünü, belki de ilk kez, o gece, onun sayesinde öğrendim. Laurent Terzieff için tiyatro yaşamdı ve “Yaptığımızı oluruz” derdi.
Türkiye’deki yaşam tiyatrosunda, büyüklük yapmadan büyük olanlara bakılırsa... Vallahi haklı.