YÖK demokrasi var otokrasi
Vatan · 19 Temmuz 2010
Demokrasi, ana, baba ve çocukların birbirlerinin hakkına duydukları saygıyla, ailede başlar. Okulda, demokrasinin adı konulur ve içi doldurulur. Ailede yoksa, okulda edinilen bilgiyle bir sonraki kuşakta oldurulur. Böylece demokrasi önce kurumlara yansır, ardından siyasal alana taşınır ve nihayet demokrasiyle yönetilen, demokrat bir toplum olunur. Demokrasinin ilk işlemesi gereken kurumlar arasında, en önemlisi elbette özerk üniversitedir ki, siyasal alana “demokrat” yönetici yetiştirebilsin.
Marmara Üniversitesi’nin bazı öğretim üyelerinin, YÖK bu üniversiteye 3. sıradan rektör atamadan birkaç gün önce kaleme aldıkları bildiri, demokratik zihniyet ve yönetimin, sadece bu üniversitede değil, tüm üniversitelerde, sonuçta da Türkiye’de kök salamamasının sanki teşhis rontgeni gibiydi. Öğretim üyeleri, bildiride -özetle- şu gerçekleri dile getiriyordu:
“Medya ve Kamuoyuna,
Üniversitemizin öğretim üyeleri iradelerini, Prof. Dr. Necla Pur’u 482 oy ile birinci sıraya koyarak gösterdiler. Ne var ki YÖK, üçüncü sıradaki adayı Sayın Cumhurbaşkanı’na birinci isim olarak gönderdi.
Söz konusu tercih, özerk ve demokratik üniversite kavramının ayaklar altına alınması yanında, akademisyenlerin kendileri ile ilgili kararları doğru ve sağlıklı verecek ehliyete sahip olmadıkları ön yargısının da bir yansımasıdır. Türkiye’nin en eski ve en büyük üniversiteleri arasında yer alan Marmara Üniversitesi öğretim üyelerinin yaptığı seçime müdahale edilmesi, 12 Eylül ruhunun 2010 yılında bile sürüyor olmasından başka bir anlam taşımamaktadır.
Bu son gelişme ile birlikte, hükümete yakın izlenimi veren adayın, üçüncü sıradan birinci sıraya yerleştirilmesi uygulamasının bir istisna değil, adeta bir kural haline geldiği net biçimde görüldü. Böyle bir zihniyet, demokratik normlara inançsızlığı göstermek; katılımcılığı ve çoğulculuğu bir tehdit gibi algılamak yanında, ‘ülkeyi de akil insanlar yönetsin’ anlayışının kapısını açar ki bu pekâlâ, otoriter rejimlere, darbelere davetiye çıkarmak anlamında da yorumlanabilir.
Oy hakkının genelliği ve eşitliği ilkesi, demokrasinin olmazsa olmaz kuralı olarak, okuma yazma bilmeyen yurttaşlar için bile geçerli olduğu halde, bu kuralın üniversite öğretim üyeleri için geçersiz sayılması, sadece demokratik üniversite kavramını değil, oy verenlerin onurunu da zedeleyicidir.
İtirazımız sadece Marmara Üniversitesi’ne yönelik antidemokratik tavra değil, bütün topluma yayılabilecek tepeden inmeci ve vesayetçi bir yaklaşımadır.
Bizler üniversitenin, öğrenciler ve çalışanlar dahil, tüm bileşenlerinin katılımıyla demokratik biçimde kendini yönetebileceğine inanıyoruz. Aşırı yetkili rektörlerin, üstelik üniversitenin iradesi hilafına, göreve atanmalarının öğretim üyelerinin akademik özgürlüğü yanında, öğrencileri ve toplum üzerindeki inandırıcılığını da tamamen ortadan kaldıracağı endişesini taşıyoruz.
Üçüncü sıradaki bir adayı ilk sıraya çıkarmanın makul ve haklı bir gerekçesi olamaz. Marmara Üniversitesi camiasının ve kamuoyunun, YÖK’ün yaptığı sıralamanın nedenini öğrenmeye hakkı olduğunu düşünüyor, YÖK’ten bu yönde bir açıklama bekliyoruz.”
Bu bildiri, Cumhurbaşkanı tarafından -yine- tabii ki dikkate alınmadı ve YÖK’ün ikinci sıradan birinciye yükselttiği aday, 14 Temmuz’da rektör atandı. Aynı YÖK, bildiriye yanıt oluşturan aday tercihini de “Birinci sıradaki aday 4 ay sonra emekli olacaktı” gerekçesine dayandırdı.
Ama demokratik mantık, YÖK’ün gerekçesi geçerli olsa, emekliliği yaklaştığı için atanması uygun görülmeyen bir numaralı adayın yerine, en çok oy alan ikinci adayın atanmasını gerektirirdi! Hiçbir biçimde, ilk iki adaydan daha az oy almış üçüncü sıradaki adayın tepeye konulmasını açıklamadı, açıklayamaz.
Bu gidişatta da gerek YÖK, gerekse Cumhurbaşkanı’nın demokrasiyi, ne benimsedikleri, ne uyguladıkları, zaten ne de ülkeye layık gördükleri söylenebilir!