Yargı ve meşruluk
Vatan · 27 Temmuz 2010
Balyoz soruşturmasına ilişkin iddianamenin kabul kararından sonra, Özel Yetkili 10. Ağır Ceza Mahkemesi, duruşma hazırlık tutanağıyla (tensip tutanağı), aralarında halen görevde bulunan generaller dahil, 102 asker sanık hakkında, YAKALAMA EMRİ çıkartarak tutuklanmalarına karar verdi.
Kararın gerekçesi, tutanakta “delil durumu, suçun vasfı, kuvvetli suç şüphesi bulunması, suçun katalog suçlardan olması nedeniyle adli kontrol hükümlerinin yetersiz kalacağı” olarak belirtiliyor.
Böylece her şüpheli ve sanık için rahatlıkla kullanılacak bu standart sözcüklerle, 102 asker özgürlüğünden ve kişisel haklarından yoksun bırakılmış oldu. Her şey bu kadar basit!..
Somut özgürlükleri sınırlamak için, soyut suçlama ve gerekçelerin kolayca kullanıldığı Ergenekon soruşturmasıyla başlayan bu süreçte, savcı ve yargıçların sorumluluğunu tartışmak gerekiyor. Bir yargı kararının adil olabilmesi için en çok ihtiyacı olan şey meşruluktur. Meşruluk, toplumda genel kabul gören bir hakkaniyeti yansıtır. Dolayısıyla, tarafsızlık ve adalete uygun davranma özellikleri bir yargıç için temel nitelikler arasında olup yaşamsal önem taşır. Bu özelliklere uygun ortamı ise yargıca tanınan bağımsızlık ortamı sağlar. Yargı bağımsızlığı aynı zamanda demokrasinin vazgeçilmezidir.***Demokrasiyi içi boş bir kavram olarak kullanan devletlerde, sözde “hukukun üstünlüğü” kavramı, hak ihlallerini maskelemeye yaramaktadır. Kaba hak ihlalinin yerini hukuka uydurulan hak ihlalleri almıştır. Bu “kitaba uygunluğu” arayışın nedeni basittir: Meşruluk gereksinimi. Çünkü hukuk aracılığıyla yapılan hak ihlallerinin topluma kabul ettirilmesi daha kolay olmakta, terör bahanesi kullanıldığı zaman da akan sular durmaktadır. Terörle mücadele, ceza yargılamasının her aşamasında olağanüstü yöntemlerin kullanılmasına olanak tanıyan bir meşruluk zemini hazırlar, istisnalar kural haline getirilir. Bu çerçevede kişi hak ve özgürlüklerini çiğnemek için başka argümanlar da kullanılır. Bunların başında “eşitlik” kavramı gelir. Denilir ki, bakın yasalar karşısında herkes eşittir. İster savcı olsun isterse bir orgeneral. Kimsenin hukuk karşısında ayrıcalığı yoktur. Oysa asıl söylenmek istenen şudur: Ey sıradan yurttaş, gördüğün gibi ben emekli bir orgenerali de, görevinin başındaki bir korgenerali de, bir savcıyı da istediğim an gözaltına alabiliyor, tutuklayabiliyorum. Bunu gör, bunu bil, ona göre davran. Ancak, topluma korku salan bu tehdit dalgası, toplumsal vicdanlarda yer etmiş adalet duygusuna çarptığı, meşruluk süzgecine düştüğü zaman ters tepebilir. Türkan Saylan konusunda böyle oldu. Yazboz oyununa dönen Balyoz soruşturmasında da aynı duygunun yaşandığından emin olabilirsiniz. Askerlik yaptığı dönemde edindiği “onbaşı” ve “çavuş” rütbesini bütün yaşantısı boyunca onurla taşıyan Mehmet Çavuş’un, Ahmet Onbaşı’nın ya da halen sınır bekleyen erin, komutanı hakkında yedi yıl önceye ait iddialara dayalı olarak verilen böyle bir kararı kabullenmesi meşruluk açısından her halde zor olsa gerek. Bu nedenle, yargılamada, adil, eşit ve tarafsız davranma kuralını, adil yargılanma ilkelerini ihlal eden ve hukuksuzluğu kronikleştiren soruşturma ve kovuşturmalar toplumsal vicdana gelip çatmıştır. Sorunu yasa maddelerinde aramak boşuna bir gayrettir. Anlaşılıyor ki, bu tür soruşturma ve kovuşturmaların savcı ve yargıçları, kendilerine sağlanan dokunulmazlık kalkanını (meşruluklarını), kamu vicdanı karşısında sonsuza dek taşıyamayacaklardır. ***Bu süreçte verilen mesaj, hukukun bir korkutma ve sindirme aracı olduğu kanısını güçlendirirse, demokrasinin meşruluğunu dayadığı hukuk zemini kaybolur ve sadece yargı değil, yürütme de meşruiyetini öncelikle yitirebilir. Yargının, adaleti gerçekleştirmek yerine, yeni bir siyasal yapının kurulmasına hizmet etmesi, egemenlik ilişkisini değil, hegemonik bir ilişkiyi gösterir.
Böyle bir ilişki istenmiyorsa, siyasal iktidar HSYK’nın toplanmasına engel olmamalı, üzerlerine taşıyamayacağı sorumluluklar yüklenen savcı ve yargıçlar bu sorumluluklardan bir an önce kurtarılmalıdır.
Av. Başar YALTIİstanbul Barosu