Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2013

İzan Kalmadı, İman Verelim!

Cumhuriyet · 11 Ağustos 2013

Türkiye’de dinin çok uzun süredir politikaya alet edilmesi ve başta devlet, tüm dünya işlerinin hiç olmazsa görünüşte “Allah’ın iznine” bağlanması, ister istemez toplumsal algıya da sızdı.

\n

Ülkedeki en örgütlü İslamcı yapılanmanın, “Sızıntı” başlıklı bir dergi çıkarması da boşuna değildir. İstenen oldu. Uhrevi ile dünyevinin birbirine karışması, insanları sorumsuzluğa itti. Çünkü herkesin, her işin Allah isterse olup istemezse gerçekleşmeyeceğine inandığı yerde, elbet vicdan sorgulaması da yersiz ve gereksiz. Zarar veren de kaderci, zarar gören de. Mademki en üst karar merci Allah, gaddarın cezai ehliyeti yok, mağdur da zaten onun Allah’ından bulmasını bekliyor. Adalet, bizzat adliye kurbanlarının algısında, Allah’a havale. Böylece ülkede sadece bireyler değil, kurumlar da “inanılan” ile “yaşanan” arasında fark gözetmez oldu.

\n

\n

Önce Balyoz, ardından Ergenekon davalarının kamuoyu nezdinde sanıkların suçluluğuna inananlarla inanmayanlar arasında bir çekişmeye dönüşmesi, belki toplumsal kanaat açısından normal karşılanabilirdi. Ancak özel yetkili mahkemelerdeki yargı süreci gerçeği ortaya çıkarmak için değil, sanıkların suçluluğuna “inandırmak” için kullanılınca; verilen kararlar sübjektif olmaktan öteye hukuk devletinin idam ilamı oldu.

AKP öncesi dönemde “basın yoluyla suç işlemek” kapsamında hakkında 31 dava açılmış, hatta Genelkurmay Başkanlığı’nın 3 yıl hapis, 10 adet generalin de muazzam tazminat talepleriyle yargılanmış ve hepsinden beraat etmiş bir gazeteci olarak hukukla yakından ilgilenmek zorunda kaldım.

Balyoz ve Ergenekon davalarında sanıklara yöneltilen suçlara dair, elbet benim de bir inancım, kanaatim var. Ama adaletten beklediğim gerçekçilik adına, adli sürecin başından beri sanıkların suçsuzluğunu değil, suçlu olsalar bile “adil yargılanma” hakkını, hukukun üstünlüğünü tesis etmek için yargının tarafsız olması gerektiğini savundum.

\n

\n

Oysa bu davalarda evrensel hukuk ilkelerinin tamamı linç edildi, sanıkların suçluluğu sahte belgeler, satın alınmış ve bazısı akıl hastası, bazısı cinayet ve terör suçlusu tanıklarla kanıtlanmaya çalışıldı. Hatta Teğmen Çelebi özelinde olduğu gibi polisin telefonuna sehven yüklediğini bizzat itiraf ettiği “kuşkulu” numaralar bile ağır mahkûmiyet nedeni olabildi.

Dünyanın bütün mahkemelerinde, yargıçların “kanaatine” göre kararlar verilir. Ama “yargı heyeti kanaati”ne göre verilen hiçbir karar ağırlaştırılmış müebbet, iki kere müebbet olamaz, bu kadar çok sayıda sanığı kapsayamaz. Böylesi hem esasa aykırıdır hem de usule.

Sonuç olarak bu davalarda sanıklar, hukuksal anlamda kanıtlanamayan suçları işlemiş olsalar bile hiçbir demokraside verilmeyecek ölçüde ağır cezalara çarptırıldılar. Osman Yıldırım gibi çok ağır suçlar işlediği kanıtlanmış sanıklar “tanık” olarak mahkemelerin istediği yönde ifade verdiği için salıverilirken suçu kanıtlanmamış kişilerin ağır cezalara çarptırılması; ister istemez tüm dünyada AKP iktidarı ve Türkiye’nin İslamcı dönüşümüne karşı çıkabilecek muhalif seslerin susturulduğu bir komplo olarak algılanıyor.

\n

\n

Bu komplo, polis, hükümet ve yargının el ele verdiği, hükümet tarafından ele geçirilen medyanın da kamuoyunu “inandırmaya” çalıştığı bir büyük plan. Bir gıdım aklı kalan herkes, Balyoz ve Ergenekon mahkûmlarının, Abdullah Öcalan’ı kapsayacak bir affa kadar rehin tutulacağını biliyor.

Uzaktan ve tarihsel süreç içinde bakıldığında, Türkiye’yi ele geçiren rejim, Hitler Almanyası ya da Mussolini İtalyası’ndan çok Frankist İspanya’yı anımsatıyor.

Çünkü Hitler’in faşizme taşıdığı Almanya’daki iktidarının onuncu yılında (1930-1940) hemen hiç muhalifi kalmamıştı! Keza faşist İtalya’da da Mussolini çok geniş bir halk desteğine sahipti.

Oysa İspanya’nın yarısı Frankist değildi ve faşist İspanya, cumhuriyetçi İspanya’yı ezmek zorunda kaldı. Bu da bir iç savaş gerektirdi.

İşte bu yüzdendir ki Türkiye’de olanlar ve bundan böyle olacaklar, İspanya’ya daha çok benziyor. AKP rejimi ve yandaşları, ülkenin yarısına, hatta yarısından fazlasına hâkim değiller, olamadılar. Ya ezmek ya da ezilmek zorundalar.

Tabii Allah’ın izniyle!

\n

G NOKTASI

\n

ANNEM ANNEM

\n

Adı Annem’di Soyadı Annem Kadrim Kadrim diye koştu peşimden Annem Annem diye koştum peşinden ona yapışık üçyıldızdık biz Kadri Perizat Melek yokluktan acılardan ne kaldıysa geriye alınteri gözyaşı dolu elleriyle avuç avuç verdi bize hep gülelim diye Onsekiz Temmuz bindokuzyuzdoksansekizde soyadı duman gibi süzüldü gökyüzüne beşyüzsene de geçse beşbinsene de ne hale gelirse gelsin evren yıldızlar birbirinden hiç ayrılır mı Annem. A. KADRİ ERGİN

\n

“Sebep sonuç ilişkisine dayalı iman, batıl inançtır.”

LUDWIG WITTGENSTEIN

\n\n