Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 2014

‘Ben Yazmıştım’ Sendromu

Cumhuriyet · 15 Haziran 2014

Atlas Okyanusu, dalgalarıyla kimi zaman sevip okşadığı, kimi zaman evire çevire dövdüğü kıyılarında yaşayan insanları yaşatır ya da öldürür.

Gelgitleriyle ünlü, sert bir ummandır Atlantik ve kucağında salladığı denizci kavimlerin karakterini de cefaya dayanıklı biçimler. Fransız Brötonlar, onları besleyen ya da aç bırakan okyanus gibi sevecen ve haşin, bilge ve cesur bir halktır.

Büyük Britanya adasından gelen Kelt’lere dayanır soyları. Özgün bir dilleri vardır: Brezhoneg. İsa’dan sonraki 200’lü yıllardan öteye Fransa’nın batıya uzanan en ucuna yerleşmiş, hatta bir ara bağımsız krallık bile kurmuşlar ama uzun sürmemiştir. Fransa’nın “tek dil, tek bayrak” altında birleşme tarihinde, en çok direnen, dolayısıyla en ezilenler olmuşlardır.

Bugün Fransız Brötonlar, cumhuriyete derinden inançlı, çoğunluğu sol geleneğe bağlı, dindarlığı da törpülenmiş bir toplum oluşturuyor. Bölgenin özelliği, hemen hepsi denize açıldı mı aylarca gelmeyen, hatta epeycesi denizde ölen erkeklerin yokluğunda, “kara komutanlığı”nın kadınlara geçmesi.

Yüzyıllardır kadınların çekip çevirdiği Brötanya, elbette parlamentoya en çok kadın milletvekili gönderen bölge. Kadınlar belediye başkanı, okul müdürü, polis müdürü vb. değilse, en azından evin reisi, beyin ağası! Zaten bu ağa hanımlar da saltanat düşkünlüklerini, kıs kıs gülerek, “Bröton kadınları biraz zorludur!” diye açıklıyorlar.

Tahmin edebileceğiniz gibi, ayağımın okyanus köpüğüyle Brötanya’dan geliyorum, dostlar. Fransa’nın ilk kez gittiğim bu görkemli köşesinde, Quimper’de bir kitap fuarına katıldım. Dünyanın dört bir yanından 65 gerilim romanı yazarının davet edildiği fuarda, söyleşi yaptım, Türkiye’yi temsil ettim. Çok başarılı geçti fuar. Etkileyici yerler gördüm, yazar dostlar edindim, inanılmaz insan öyküleri dinledim, sizlere aktaracağım yazı projeleriyle döndüm.

Bir de ne göreyim? Hepi topu yirmi gün uzak kaldığım cinnet ülkemiz, yine yirmi ülkenin yirmi yılda görmediği kadar bela açmış başına; gündemi yine ateşten gömlek, geleceği yine fitili tutuşmuş barut fıçısı üstüne oturtulmuş!

Mesleğini dürüst yapan yorumcuların, başka bir deyişle kalemi satılık olmayan yazarların başarılı sayılanları, “ben yazmıştım” sendromundan mustariptirler. Çünkü yorum yaparlar, doğru yorumlar onları doğru öngörülere ulaştırır. Öngöremeyenlerin gözünü açmak için bıkmadan, usanmadan uyarırlar, tabii ki hiçbir işe yaramaz…

Sonunda öngördükleri ve feryat figan uyarmaya çalıştıkları felaket gerçekleşir. Ama bu doğrulanma, zavallı yazara ne güven verir, ne mutluluk. Buruktur. “Ben yazmıştım!” der. İçinden bir kırgınlık geçer. Bilip bildiremediği, görüp önleyemediği acıya, ortak olmaktan başka çaresi yoktur.

İşte bu yazarlar arasında “yazmıştım” sendromu en vahim boyutlarda olan, en kırgın, en yılgın kalem, belki de benimki, sevgili okurlar. Çünkü yorum yazarlığıyla yetinmemiş, Türkiye’yi bekleyen “son” kurguyu, iki romana dökmüşüm.

Şimdi tek korkum, büyük ürküntüm, 2006 yılında yayımlanan Destina’da anlattığım “haritadan silinmiş Türkiye”nin, 2003 yılında yayımlanan “Bir Gün Gece” depreminden bile önce gerçekleşmesi.

Gerçek, hayallerimin ötesine geçti geçecek. Kurguladığım iki çöküş senaryosu, sanki aralarında hangimiz öne geçecek diye yarışıyor. Marmara’da depremin eli havada, önünde beklediği kapımızı; Ortadoğu’daki başıbozukların kanlı savaşı vurmaya başladı bile.

Destina’nın kurgusundaki yok olmuş Türkiye, 2026 yılına denk gelir. Bu yurt, bu gidişle “tek dil, tek bayrak” altında 2026 yılına kadar dayanacak mı, emin değilim…

Görünen köy kılavuz istemez, derler. Ama kör olmamak koşuluyla.

Bizim ellerde görünen köyü görmeyenler, hem kör olduklarını kabul etmiyor, hem de kılavuza kulak asmıyorlar.

Yeni Osmanlıyız, diye böbürlenenlerin babalarını hiç tanımadığı artık belli. Türkiye’yi, Osmanlı’nın boğulduğu Ortadoğu bataklığına yeniden sokmak, ancak muazzam bir cehaletin eseri olabilirdi, oldu.

Üstünde yaşadığımız coğrafyanın, cehaletle elde tutulamayacak kadar stratejik olduğunu da “ben yazmıştım!”...

G N O K T A S I

Haziran ve Yaz Uzun günlere açılır yağmurların vurduğu sabahlar sardunyaların haberi olmadan geçer balkonlardan bahar kimsesizliğinle döner dolaşır Haziran’a çıkarsın Kuşlar da korkar sessiz sokaklardan Yalnızlıklar da geceyarısı şehrin orta yerinde senfonilerin bitmeyen düellosu başlar hasretlerle özlemler silah çekerler kırlangıçlar hayata yıldızlar ölüme adanır kuzey güneydoğu batı bütün yönler ayrılıkları gösterir bütün ayrılıklar Temmuz denizlerine çıkar sağında solunda kimseler kalmaz sıkma canını neler atlattın sen artık önümüz yaz.

A. KADRİ ERGİN

> “Herkes kendi açısından haklı olabilir ama herkesin yanılması da imkânsız değildir.” MAHATMA GANDHİ