Basra çoktan harap!
Cumhuriyet · 10 Aralık 2017
Siyasal bilimler jargonunda yönetmek, öngörmektir. Bir yöneticinin ya da yönetimin başarısı öngörü yeteneği ölçüsünde gerçekleştiği gibi, zaten yöneteni yönetilene üstün kılan liderlik özelliği de bu yetenekten ibarettir.
Atatürk’ün önderliği, ölümünden 80 yıl sonra doğrulanması süren öngörüleri yüzünden hâlâ rakipsiz. Bugün yaşadığımız, daha doğrusu yaşamaya çalıştığımız Türkiye’nin en vahim açmazı; yönetenlerin yönetilenler kadar bile öngörü sahibi olmaması, yönetilenlere göre hiçbir üstün vasıf gösteremedikleri gibi halkın sağduyusundan bile geri kalmaları. AKP muktedirleri bırakın öngörmeyi, baktıklarını görüp dinlediklerini duyarak bir muhakeme yapmak ve sonuç çıkarmaktan acizler!
Rıza Sarraf, Türkiye’ye 20’li yaşlarında Azerbaycan yurttaşı kimliğiyle giriş yapıyor. Atlar alıyor, yatlar alıyor, bakanların elinden ödüller alıyor. Derken Azerbaycan Ankara Büyükelçiliği, “Bu kişi bizim yurttaşımız değildir, İran uyruğudur!” diye bir açıklama yapmak zorunda kalıyor. Sarraf’a ödül ve birlikte poz verenler, Azerbaycan’ın öngördüğü tehlikeyi görmüyorlar... MİT, Başbakanlık’a rapor yazıyor. “Bu adam acayip paralar harcıyor, olmadık yerlere girip çıkıyor. Kendisiyle ilişki kuran bürokratlar dikkatli olmalı” diyor. Duymuyorlar.
Rıza Sarraf, magazin dünyasına şaşaalı bir giriş yapıyor. Ebru Gündeş’in yanında siyasal zirve elemanlarıyla kahkahalı pozlar veriyor. Gümüş tepsiye dolarlar diziliyor, üstüne çikolata konulup kapıya bırakılıyor. Utanmıyor, “Sayın bakanım saat konusunu hatırlat dedi!” arsızlığını “Saati gönderdik efendim!” cevabının yüzsüzlüğüyle sıvıyorlar.
Türkiye üzerinden altın dolu uçaklar uçuyor. Bankalardan saçılan dolarlar, bavullara, ayakkabı kutularına sığmıyor. CIA ajanlarından ibaret FETÖ alçakları, bu pislikten beslenip palazlanıyor. Ve utanmayanlara ilk vuruşu yapıyorlar.
Görmeyen ve duymayanlar, “Yok öyle şey!” diyorlar. Ucuz kâğıtlara “İşbu saati paramla aldım, imza, tarih” yazılıp sallanıyor milletin burnuna, alay edercesine... Utanmayanlar, görmeyen ve duymayanlar tarafından alay edercesine aklanıp paklanıyorlar Meclis’te. Yargıya ayar yapılıyor. Kara paralar bile geri veriliyor, faiziyle!
Rıza Sarraf, Kanal A’da Türk bayrağını arkasına alıp, gek gek “Bu memleketin cari açığının bilmem kaçını ben kapattım!” diye geğirirken ne Maliye duyuyor, ne Hazine.
Oysa kankası Babek Zencani toz olmuş. Rıza’da bir hareketlilik var. ABD vizesi süresiz. Özel uçağın deposu ful. İşler sarpa sarmış belli. Anlamıyorlar. “Nereye arkadaş” diye soramıyorlar. Gece yarıları İstinye’de ne arıyor, kiminle ne görüşüyor, bilmiyorlar... Görmeyen ve duymayanlar, şimdi ABD’deki mahkemeyi konuşuyor. Geçiniz efendim. O mahkeme 1946’dan sonraki Truman doktrini, Marshall yardımıyla başlamıştı! FETÖ tohumlarının ekildiği komünizme karşı İlim Yayma Cemiyetleri, Kanlı Pazarlar, 12 Mart’lar, 12 Eylül işkenceleriyle yapıldı; hapisler ve idamlarla bitti. Artık anlasanız da olur, anlamasanız da... Bırakın öngörmeyi; görmeyi ve duymayı beceremeyenler için elbette yolun sonu göründü. Bizler için Basra, zaten çoktan harap olmuştu.
Ölümün deplasmanı olmaz ki
Bir selam kadar yakın bir selam kadar uzak bu şehir öbür şehre hangi yıldız koyduysa bu saatleri bu küflü gecelere yenmek için hasretleri sofralar kurulur Ankara tavukçuda trenlere binilir Bahçelievler’den geçilir çocukluğa uçulur saklambaç oyunlarında zaman unutulur şimdi pencerenden gördüğün arabaların arasında futbol oynayan küçükler abansa biri inse her yer yıkılsa duvarlar kapılar özgürlük dalsa içeri derken zamanlar geçer döner gelir ateş topu ölümün deplasmanı yok ki insanı kendi sahasında da yener...
A. KADRİ ERGİN